12 Ağustos 2013 Pazartesi

Savalan / 4.811 m (İran, Ağustos 2013)



Üyesi olduğumuz İstanbul Dağcılık Kulübü ile 2013 yılında birçok dağcılık faaliyeti yaptık.  Kulüpten Mesut, Can, Şebnem ile birlikte iyi bir ekip olmuş ve yıl içinde dağlara hep beraber gitmiştik. Yıl başından itibaren acaba bu yaz nereye gitsek diye kendi aramızda konuşmaya başlamıştık bile. Herkes yaz tatili için erken rezervasyon otel araştırırken, biz kendimizi İran seyahatine hazırlanırken bulduk. Aslında ilk amacımız Demavend’e tırmanmaktı, fakat sonradan planımıza İran’ın en yüksek 3.dağı olan Savalan Dağı’nı da eklemeye karar verdik. Tabii bunda İran’daki Azeri dostlarımızın da etkisi büyük oldu.

2010 yılında Mesut ve Can Kaçkar kuzey rotasını tırmanırken dağın altında rotayı arayan ve kuzey rotasının keskin kayalarına bakan iki kişi ile karşılaşmışlar. Güzel Türkçe konuşan bu iki kişi sonradan sıkı dost olacağımız İran’ın Van sınırına yakın bölgesinde yer alan Khoy’lu Maksut ve Seid imiş. O zaman Maksut tırmanmaktan vazgeçmiş fakat Seid bizimkilerle beraber zirveye ulaşmış. Tabii bu esnada bir dostluk başlamış.

Biz de İran’a gitmeye karar verdiğimizde hemen Can’la Mesut’un aklına Maksut ve Seid geldi. Onlarla irtibata geçtik. Khoy şehri Van’a çok yakın olduğu için, Tahran yerine Van’a uçakla gidip oradan Kapıköy sınırına ulaşacaktık. Onlar da bizi sınırdan araçla alacaklardı. Bir başka güzellik de onların da hem Savalan’da hem de Demavend’de bizimle birlikte olacak olmalarıydı.

Maksut ve Seid’den de görüş alarak planımızı yaptık, uçak biletlerimizi çok önceden aldık. Aslında gitmeden önce İran’la ilgili çekincelerimiz, belki de önyargılarımız vardı. Çevremizdeki birçok kişi de ne işiniz var İran’da modundaydı. Gittikten sonra aslında bunların ne kadar yersiz olduğunu anladık. İran seyahatimiz boyunca gördüğümüz yakınlığı ve misafirperverliği dünyanın başka herhangi bir yerinde görebileceğimizi sanmıyorum.

09.08.2013 Cuma
Sabah uçağıyla Van’a uçtuk ve 12’ye doğru indik. Önder’in oradaki iş arkadaşları aracılığıyla ayarladığımız şöforümüz Habip aldı bizi ve Van merkeze geldik. Yol boyunca yılanlardan başlayıp aşiretlere kadar alakalı alakasız birçok konudan konuştuk Van’ın inanılmaz güzel renkli bozkırlarından geçerken. Kapıköy’e 3’e doğru ulaştık.

Sınırda indik arabadan. Önder araç ücretini verirken biz de Şebnem’le başımızı örttük çok sıkı olmayan bir şekilde. Uzun kollu gömlek giydim bir de. Komikti halimiz. Polisler pasaportları incelediler, elimizi kolumuzu sallayarak, yürüyerek kolayca geçtik İran tarafına. Daha önceden tüyoyu almıştık “kuhneverdi (dağcı)” kelimesi burada her kapıyı açıyordu. İran’da dağcılara inanılmaz bir saygı var ve halk dağlara gitmeye, dağcılığa çok düşkün. İran’lı dağcılar da dünya çapında önemli tırmanışlara imza atmaya başlamışlar. Özellikle Himalaya’larda yüksek irtifa tırmanışlarında. Maalesef biz buradayken Broad Peak İran tırmanışında yeni bir rotada İranlı Dağcılar hayatlarını kaybettiler. Khoy’da ve Tebriz’de herkes bunu konuşuyordu.

Kapıköy sınır kapısındayız. Saçlar kapatıldı. Karşı taraf İran.
Sınırdan geçtikten sonra Seyid ve Maksut ile buluştuk ve iki araba Khoy’a doğru yola çıktık yola. Yolda Atatürk zamanında yapılmış Ortadoğu’nun en büyük demiryolu köprüsünü gördük (Gotur köprüsü). Burası İran-Irak savaşında ciddi zarar görmüş ama sonradan onarılmış.

Gotur Köprüsü.
Biz nerede kalacağımızı ve konaklama planlarımızı bilmiyorduk, Maksutlar planlamışlar her şeyi. Otele gidelim dedik, ikna edemedik. Maksut’un anneannesinin çok güzel, bahçeli evine geldik. Ev kocaman, tek katlı, 3-4 odası var. Odalarda oldukça sade idi, salon hariç hiçbir odada mobilya yoktu. Bugün bayramın 2.günü idi ve evde misafirler vardı.

Annemleri aradık bayramlaşmak için. Resmen kendimi bizim köyde gibi hissettim. Yufka ekmek (ki sonra bütün fırınların böyle ekmek yaptıklarını öğrendik), peynir, salatalık, domates getirdiler, balkonda keyifle yedik. Anneanne de gelip bizimle oturdu. Türkçe konuşamıyordu ama anlıyordu. Torunları Arif ve İrfan tercümanlık yaptı. Birisinin üstünde Metallica tişörtü; ikisi de tam İstanbul şivesi ile Türkçe konuşuyordu.

Dağ programının detaylarını konuştuktan sonra şehre indik. Şehri turlamaya başladık. Şems Tebrizi’nin türbesine gittik. Tarihçiler arasında farklı görüşler olsa da Şems’in Khoy’da öldüğü ve asıl mezarının burada olduğu söyleniyor. Sonra şehre yukarıdan bakan Pere Parkı’na gittik. Herkes piknik yapıyordu. Kadınlar beklediğimizin tam tersine çok sosyallerdi.

Semş Tebrizi'nin Khoy'daki türbesi.
Bir pastanede şehriyeye benzeyen hamuru ile gül sulu garip bi tatlı yedik. Mekanda Doğuş, Ahmet Kaya, Orhan Gencebay çaldı. Şehir genel olarak güzeldi bizim kasabalara benziyordu. Etraftaki Farsça yazıları görmeseniz herhangi bir Anadolu kasabasında olduğunuzu rahatlıkla düşünebilirsiniz.

İran’da saat, 1 buçuk saat ileri. Oranın saatine göre akşam 9 a doğru eve döndük. Başka kuzenler, akrabalar gelmişti bayram kutlamasına. Akşam yemeğinde tavuk, çorba, pilav, kakmak diye pirinç pilavını yakarak yapılmış börek, reyhan, semizotu karışımı otlar vardı, çok lezzetliydi her şey. Hep beraber pilavı kaşıkladık. Burada pilav sofraların olmazsa olmazı ve her yemekte tepeleme safranlı pilav yeniyor. Yemekten sonra balkonda çekirdek çitledik, çay içtik hep birlikte. Tam aile muhabbeti. (Khoy’da çekirdek çok önemli. Ülkenin tüm çekirdeği burada yetişiyormuş, sadece çerezlik olarak. Her yer ayçiçeği tarlası.) Gece 1’e kadar böyle çekirdek çitleyip sohbet etmişiz. Yol yorgunu olduğumuz için daha fazla dayanamadık. Yer yataklarını 2 odaya serdik. Döşek yoktu, yorganları altımıza serip uykuya daldık.

 
Çekirdek çitleyip, sohbet ediyoruz. Khoy çekirdeği çok lezzetli.
Bu gece burada uyuyoruz.
10.08.2013 Cumartesi
Sabah yağmur sesi ile uyandık, sebze satıcıları geçti hoparlörden bağırarak. Adamın sesinden ilk aklıma gelen her yer Taksim her yer direniş oldu J. (Sonra konuşurken aynı şeyi Can’ın da düşündüğünü öğrendik, güldük.)

Kahvaltı sonrasında Savalan için makarna, mantı, zeytin, abur cubur aldık marketten yani büyükçe bir bakkaldan. Ülker ürünleri vardı bakkalda bir sürü. Çeşmeden su içiliyordu ama biz yine de bol bol su aldık. Sonra Khoy Dağcılık kulübüne gittik. Kulübün başkanı Noel Baba’ya benzeyen çok tonton bir amcaydı. Bayram şekeri ikram etti bize. Burada dağcılık malzemeleri satın almanızda mümkün. Fiyatları gayet uygun sırt çantaları, batonlar, kamp ocağı her şey vardı. (Mesela 65 tl ye 45 lt lik küçük sırt çantası aldık.) Başkan aşırı hürmet gösterdi bize epey oyalandık orada. Tüm İran’da Türkiye’den gelenlere aşırı bir ilgi var. Gerçekten tüm seyahat boyunca sanki çok önemli kodaman şahsiyetler gibi hissettik kendimizi.

Öğlen yemeğini evde yedikten sonra Maksut’un annesi Gültaç teyzeyle vedalaşıp kiralanan dolmuşa yerleşip 9 kişi saat 2 de Tebriz’e doğru yola çıktık.

Ev halkıyla vedalaşma zamanı.
Kadınlar özellikle evin içinde çok rahatlar. Dışarıda da kollar dirseğe kadar açık olabiliyor, zaten başları da yarım kapalı çoğunda. Başörtülerini evde hiç takmıyorlar. Halimize güldüler bizim Şebnemle. Biz konuyu biraz abartıp evde bile çıkartmayı unutmuşuz örtü ve bufflarımızı J Birçok kadın bir tülbenti sadece saçının üzerine atıp çıkıyor. Bağlamaya bile gerek yok. Saçlarını genelde ön tarafı yarıya kadar açık.

Şöfor habire İbrahim Tatlıses çaldı oldukça yüksek sesli bir şekilde. İbo’nun yanık yanık uzun havalarıyla uyukladık. İbrahim Tatlıses burada acayip çok  seviliyor. Özellikle İran Devrimi’nin ilk yıllarında müzik yasaklanmış ve o dönemler ülke bu konularda daha sıkıymış. Sadece sınırdan kaçak yollarla kasetler sokulmuş. Bu kasetler de dönemin parlayan yıldızı İbo’nunmuş. Bir nesil bu müzikle büyümüş denebilir. O dönem İbrahim Tatlıses silahlı saldırıya uğramıştı ve abartısız nereye gidersek gidelim, kimle konuşursak konuşalım önce İbo iyi mi diye soruyorlardı bize. J

Tebriz’e yaklaşık 20 m varken etrafta yeşillikler azaldı bozkıra döndü. Hava sıcaktı ama neyse ki araç eski olmasına rağmen klimalı idi. Yollardaki dükkanlarda çay ve sıcak su satılıyor hemen hemen her yerde. Burada termoslarınıza sıcak suyu alıp devam ediyorsunuz. Halk çadırlarda kalmaya ve piknik yapmayı yaşam tarzı haline getirmiş. Yol kenarları, tüm parklar, hatta yolun ortası diyebileceğim yerlerde bile altında kilimini sermiş piknik yapan insanlar görmek çok doğal. 5 civarında Tebriz’e girdik. Kısa bir arayıştan sonra Ramsar Otel’de karar kılıp yerleştik. Oda fiyatı 60 TL civarında idi. Biz 5 kişi bir odaya yerleştik. Eşyaları odalara atıp araba ile şehri dolaşmaya çıktık.

İlkönce çok güzel ve görülmeye değer bir yer olan Mavi Cami’ye gittik. Sonra Antalya Kale içi civarına benzeyen çarşıya gittik. Uzun saçlı erkekler, çok bakımlı kadınlar, bilinen markaların mağazaları vb gayet hareketli bir yerdi burası. Önder, Mesut ve Can şort, tişört felan aldılar. Tişört 20 TL civarında idi.

TL Tümene göre daha değerli olduğu için her şey bize ucuz geliyor. Para birimi aslında Riyal. 1 sıfır atınca tümen oluyor (1 Tümen=10 Riyal). 1.6 ya bölünce TL oluyor. Burada birisi bir fiyat verirse o Tümen cinsindendir. Riyal cinsinden kimse konuşmuyor.

Bir lokantada sedirlerde oturup yemek yedik, Adana kebap gibi bir kebap geldi soğan ve lavaşla. Yemekten sonra El Goli Parka gittik. Hava kararmıştı ve trafik çok kötüydü. İran’da genelde her şehirde trafik çok kötü, çok fazla araba var. Benzin çok ucuz (litresi 30 kuruş). Arabalar kendi üretimleri olan markalar. Yabancı marka olarak Peugeot ve Renault’un az sayıda ve çok eski modelleri var. Yerli üretimlerse bunların kopyası. Dur kalk parka ulaştık. Parktaki gölün ortasındaki eskiden saray olan yer şimdi ışıklandırılmış ve restoran olarak kullanılıyormuş. Parkın arka tarafına sur gibi binalar yapıyorlar. İnşaattan kaçış yok. Yukarıdan bakıldığında çok kötü görünüyordu bu binalar.

Çok kalabalıktı park. Her yerde kaldırımlarda, çimenlerde çadırlar vardı. Haftasonları ve tatillerde hep böyle oluyormuş. Parkta çay söyledik. Şeker yerine nabat adında sarı saydam bir şekerle içiliyor çay. Kıtlama yapılıyor bu safranlı şekerle. Ancak bu şeker bizim şekerlerden çok daha tatlı; çay resmen şerbet gibi oluyor.

Safranlı şeker Nabat.
11.08.2013 Pazar
Sabah 9’a doğru Tebriz’den Azeriler için kutsal olan Savalan Dağı’na doğru yola çıktık. Zerdüşt peygambere bu dağda vahiy ya da sav (haber) gelmiş. Dağın adı da buradan geliyor. Haber (sav) alan anlamında.

1 saat kadar sonra bir göl kenarında, şehirlerarası yolda, bozkır bir alanda biz de ortama ayak uydurup kilimi serip kahvaltı ettik. Nallıhan gibiydi etraftaki renkli toprak oluşumları. Yolda yine İbo çalıyordu, Ah Keşkem i hep birlikte araçta bağıra bağıra söyledik Önce Meskinşehir ardından Shabil’e geçtik. Dağın eteklerine kurulmuş bir yer. Haftasonu insanlar büyük şehirlerden buralara akıyormuş hava serin diye o nedenle bir hayli kalabalıktı. Bir sürü insan piknik yapıyordu yine yol kenarlarında.

Renkli ve değişik toprak oluşumları.
Saat 3 civarında kaplıcaların olduğu ve kamp alanına yürüyüşümüzün başlayacağı Qutur Suyu’na ulaştık. Dağ için çantalarımızı otelde hazırlamıştık. Eşyalarımızı dağ evine götürecek jiple 60 bin Tümen’e anlaştık burada ve çantaları yükledik jipe. Yürümeye 4 gibi başladık, akşam 7 gibi 3700 m civarlarında kurulan kampa ulaştık.

Kamp alanı ve dağ evinin dönüş yolundan fotoğrafı.
Hava güneşliydi ama yayla serinliği vardı yürürken. Kamp alanında çadır alanlarıyla beraber, beton bir bina olan dağ evi var. Çadırı kurmaya çalışırken hava birden acayip soğudu, rüzgar çıktı ve ellerimiz uyuştu resmen. Biz polleri takmaya çalışırken Mesut geldi, dağ evi ile konuşmuşlar. Odayı bizim grup için 40 bin tümene tutmuşlar. (Yaklaşık 25 TL, 9 kişi.). Normalde her zaman çadırda kalmayı tercih ederiz ama, hava o kadar soğuk ve rüzgarlıydı ki bu sefer hiç düşünmeden olur dedik. Çadırda kalınacak gibi değildi. Binadaki odanın içi karanlık, basık ve havasız idi. Biz 5 kişi üst ranzaya dizildik.

Sağ taraftaki kapıdan girilen odada kaldık.
Akşam yemeği için bir dağ klasiği makarna ve mantı yaptık. 10 gibi yattık ama dışarıdan ve yan taraftan çok gürültü geliyordu. Şarkılar, türküler, bağırmalar... Tüm İran’da kamp yerleri böyle. Uykunuz hafifse işiniz çok zor bizim gibi. Sonra tam uyuyacakken demir kapı çalındı deli gibi. Çalındı demek yanlış olur, resmen adam tekmeledi durdu kapımızı. Panikle yataklarımızdan fırladık ne oldu diye. Seit açtı kapıyı. Birileri dağda ayı görmüş 2 tane, dışarı çıkarken dikkatli olun, yalnız dolaşmayın demişler. Gitti bizim uyku, olan bizim uykuya oldu.

12.08.2013 Pazartesi
Gece 4 te kalktık, bir şeyler atıştırıp yola çıktık. Neyse ki hava dün akşamki gibi değildi, serindi ama dondurmuyordu. Rüzgar da azalmıştı. Çok yavaş yükselmeye başladık. Patikanın belirgin olduğu, rahat bir rotada yükseldik.

Zirve yolunda gün doğumu.
10 civarında zirvenin altındaki göle ulaştık. Buradaki göl gerçekten çok güzeldi. Gölün etrafında çeşitli yerel dağcılık kulüplerinden bir sürü insan vardı. Onlarla fotoğraf çektirdik. Daha doğrusu herkes bizimle fotoğraf çektirmek için sıraya girmişti resmen. Dediğim gibi bize ilgi büyük burada. Diğer bir ilginç olay ise buraya kadar çıkmış hiç bir dağcının esas zirveye gitmeyip gölden dönmesiydi. “Zirveye çıkıp ne yapacaksınız, göl güzel işte. Burada herkes göle gelir ve döner” dediler. Zirve anlayışı farklıydı tabii ki.

Esas zirvenin altındaki yaklaşık 4.800 m'lerdeki göl.
Esas zirve yakınları, arkada göl manzarası.
Ancak biz buralara kadar gelmişken gölün üstündeki bir kaya yığınından ibaret esas zirveye çıkmadan dönmeyelim dedik ve çıktık. J  Toplam 5 saatte zirveye ulaştık ve 2 buçuk saatte döndük dağ evine. Dağ dönüşünde üzerinde “diren geiz parkı” yazan bir kaya görmemiz sürpriz oldu. Kim yazmış, ne zaman yazmış öğrenemedik.


Dönüş yolunda bir kaya geçişi.
Saat de 13.30 olmuştu. Eşyaları toplayıp 2 jipe yükledik. Bu kez biz de jiple aşağı indik.

Qutur Suyu’nda Şebnem ve benim dışımda herkes hamama gitti. Biz de Şebnem’le girdik hamama ama hemen çıktık, kalabalıktı içerisi. 1 buçuk saat sonra herkes toparlandı aklanmış ve paklanmış olarak. 6 gibi eşyaları araca yükleyip yola çıktık Ardabil’e doğru.

Ardabil aşırı kalabalıktı, otellerde yer bulamadık bayram tatili nedeniyle. Burada yer bulamayınca Sarain’e gittik, gece 11 gibi orada idik. Sokaklar acayip canlı ve kalabalıktı. Kaplıcalar varmış burada da. 3-4 yere yer sorduk, burada çok fazla otel vardı. Artık çok yorulmuştuk. Maksut bir yer buldu, tamam dedik. 2 odalı tek tuvaletli bir odaydı otel odası. 5’ imiz kaldık yine. Yarın Demavend’e doğru yola çıkacağız.

Ertesi gün ikinci durağımız Demavend Dağı için Tahran tarafına yola çıkacaktık. Yine oldukça uzun bir yolculuk bizi bekliyordu. Hazar kıyılarından gidecektik. İran büyük bir ülke, yollar çok kötü olmasa da mesafeler çok uzun. Bir de üstüne hemen hemen her yerde trafik var. Ayrıca şoförler yol üzerinde belli noktalarda üzerlerinde taşıdıkları kağıtları imzalatıyorlar. Bu şekilde nereden gelip, nereye gittiği ve kaç saattir yolda olduğu belli oluyor. İran’da bir şoförün 8 saatten fazla yolda olması yasak. Ağır cezaları var. 8 saat sonunda nerede iseniz orada kalmanız gerekiyor.

Türkçe’ye çok yakın olmasına rağmen hızlı konuşulduğunda anlaşılması oldukça zor. Daha da önemlisi bizim günlük hayatta kullandığımız bazı kelime ve ifadeler tamamen değişik anlamlara geliyor, hatta bazen bildiğimizin tam tersi manaya da gelebiliyor. Örneğin Seid dağ dönüşü devamlı “kıç”’ım çok ağrıyor diyordu. Biz de n’oldu kıçına yahu niye ağrıyor ? diye anlam veremiyorduk. Uzun süre böyle gitti sonra “kıç”’ın aslında Azerbaycan Türkçesi’nde bacak anlamına geldiğini öğrendik. Tabii onlar da kıç’ın Türkçe manasını öğrenince karşılıklı gülüştük.

İkinci bir hikaye de bir kebapçıda gerçekleşti. Biz Farsça yazılardan ne sipariş vereceğimizi bilemedik Seid’e sorduk et çeşitlerini. Bir tanesini beğendik ama Seid o sümüklü, siz sümüklü sever misiniz? Diye sordu. Yine boş gözlerle baktık. Neyse ki Maksut imdada yetişti ve “kemikli” demek istiyor dedi J

Azerilerin kullandığı kelimelerden birkaç örnek:

Kule:                   Sırt Çantası
Konak:                 Misafir
Furuşgah:             Bakkal
Dürbün:               Objektif
Kıç:                      Bacak  
Sümük:                Kemik
Göbelek:              Mantar
Flask:                   Termos
Maşın:                  Araba
Soyuk:                  Soğuk
Don:                     Elbise
Çörek:                  Ekmek
Kabak:                 Ön, ön taraf
Hoşa gelmek:       Hoşuna gitmek

Yazar: Selda Sarıkaya         


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder