16 Ağustos 2016 Salı

Mont Blanc (4.810 m) / Fransa-İtalya






Mont Blanc ya da İtalyanların dediği gibi Monte Bianco. Dağcılığa başladığımız günden beri hayallerimizi süsleyen bir kocaman beyaz dev... Alpler'in ve Kıta Avrupa'sının en yüksek dağı olan Mont Blanc, unvanını Avrupa kıta sınırının yeniden tanımlanmasıyla birlikte Rusya'daki Elbruz Dağı'na kaptırmıştı. Geçen yıl Elbruz'dan yediğimiz dayağın acısı henüz geçmemişken, bu sefer de orijinal en yüksek noktayla şansımızı denemeye karar vermiştik. Hatta planların ilk tohumu Elbruz'dan aşağıya inerken atılmıştı :) Zaten Avrupa'nın gerçek zirvesi burası değil miydi? Ekip de haliyle Elbruz ekibiydi. Ben, Selda, Mesut, Can. Biletler de Kadıköy'de bir akşam bira içerken gelinen gazla 10 ay öncesinden alınmıştı.

Evdeki hesap çarşıya uymadı tabi. Hele Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsan, plaza insanı olarak çalışıyorsan değil 10 aylık plan 10 günlük planlar bile çuvallayabiliyor. Bizim planımız da 15 Temmuz gecesi darbeye uğramıştı. Şirketimde izinlerin durdurulması sebebiyle 1 yıldır planladığımız ve hazırlandığımız bu faaliyete gidemeyecektim. Ne kadar uğraştıysam da izin konusunu çözemedim. Uçak biletlerini, kiraladığımız araç bedelini, emeğimizi, hayallerimizi yakarak İstanbul'da kalakaldık. Selda'ya ne kadar ısrar ettiysem de o da gitmedi. Sonrası bunalım bunalım ...

Değil dağa gitmek dağ adını duymak bile istemiyordum. Bir de tek izlediğimiz kanal olan Trek HD'de habire Mont Blanc dağı tırmanışı, Kilian Jornet'li Mont Blanc koşuları, Chamonix Ultra maratonu  bize nazire yaparcasına dönüp duruyordu. Birkaç gün sonra Mesut ve Can'dan gelen zirve haberiyle bir nebze olsun teselli bulduk.

2 hafta sonra şirkette izinler tekrar açıldı fakat benim dağa gidecek ne halim ne de motivasyonum vardı. Selda'nın bir hafta boyunca verdiği gaz ile gitmeye ikna olmuştum. Tüm hafta boyunca Pegasus ile uğraştım uçak biletimin iadesi için. Tüm hafta boyunca bir gün gitmeye karar veriyor ertesi gün vazgeçiyorduk. Ta ki perşembe akşamı saat 5'e doğru Pegasus uçak biletimi değiştirmeye onay verene kadar. C.tesi uçuş vardı, biz perşembe akşamındaydık. Hem kafa hem de fiziksel olarak toparlanmamız imkansız gibi görünüyordu. Apar topar çantaları hazırlayıp C.tesi Milano'ya uçtuk. Bu süreç boyunca o kadar olumsuz şey oldu ki acaba gitmemeli miyiz? Bu bir işaret mi? diye kendimize çok sorduk. Tırmanışa ne kafa ne de fiziksel olarak hazır değildim. En kötü gezer geliriz diye çıktık yola.    


13.08.2016 Cumartesi

11:30 Pegasus uçağı ile Milano’ya gidiyoruz. Daha doğrusu Bergamo'ya. Klasik bir Pegasus gerçeği olarak uçak 1,5 saat rötarlı kalktı.

3 buçuk gibi indik ama olumsuzluklar yakamızı burada da bırakmıyordu. Kiralık araç işinde bir sürü aksaklık çıktı. Arabayı da Polo demişlerdi Kia verdiler. Hem de en dandiğinden. Kiralama şirketi saçma sapan sigorta işleri, kredi kartı bloke sorunları v.s. çıkardı. Artık gücüm tükenmek üzereyken 5'e doğru çözdük problemleri, bir şekilde arabamızı aldık düştük yola.

Milano’dan Chamonix’e doğru yola çıktık. Mont Blanc tünelinde tam bir İstanbul köprü trafiği vardı. Yani Avrupa'nın dağına bile trafik getirdik ya artık söylenebilecek bir şey yok. Nasıl bir kara bulutla geldiysek...

Mont Blanc tünel trafiği.
21.30'da ancak ulaşabilmiştik kamp alanına. Ben artık iyice tükenmiştim. Geçen sefer kaldığımız kamp alanına (Camping Barrats) gittik Chamonix’te. Hemen çadırı kurup yattık. Çok keyifli bir kamp alanı burası. Son derece düzenli, temiz, bakımlı. Fiyatlara ciddi zam gelmiş 2011'e göre Euro'da artınca çadır bile ciddi maliyet (25 Eur).  Kamp kalabalıktı. Araçla girmediğimiz için ağaç altında bir yer verdiler bu sefer. Gece hava muhteşemdi. Kamp yerinden Mont Blanc'ın zirvesi ay ışığında parlıyordu. Bir tek bulut yoktu. Havanın birkaç gün daha bozmamasını dileyerek uyuduk. Daha doğrusu yorgunluktan sızdık. 

Barrats Camping girişi.
14.08.2016 Pazar

Yorgunluktan sabah gün ağarana kadar deliksiz uyumuşuz. Bugün Chamonix’i gezmeyi ve Aiguille du Midi’ye çıkmayı planlamıştık. Ama hava çok güzeldi, dağ pırıl pırıldı. Chamonix'te Tourist Info'dan önümüzdeki birkaç gün için hava tahmini aldık. Çarşambadan sonra hava bozuyordu. Yine kötü şans. Apar topar planları değiştirip Mont Blanc sen mi büyüksün biz mi diyerek bugün direkt dağa Tete Rousse'a çıkmaya karar verdik. Daha doğru dürüst dinlenememiş, irtifaya ve ortama alışamamışken 3.500 metreye çıkacaktık. Dağ için alalacele alışveriş yaptık herhangi bir şeyi unutmamış olmayı dileyerek. Çadırın yanında çimlerin üzerinde yaptığımız kahvaltıdan sonra çantaları hazırladık, çadırı söktük. Fazlalıkları arabaya koyduk. Kampinge 2 günlük kira vermiştik bir gününü iade aldık üstüne de az kullanılmış bi kartuş verdi adam (içi dolu gibi ama umarız dağda yanar) ve yine koştura koştura yola çıktık.

Lafayette’ e gittik araçla. Araba için otopark arama bir de yanlış tren garına gidince 12:30 trenini bir dakika ile kaçırdık. Sağlık olsun bu tip aksilikler artık bizim için sürpriz değil :) İstasyon çok sevimli. Doctor Who’nun kabininin büyükçesi. İçine girip başka boyutlara ışınlanası geliyor insanın.

Bindik trene gidiyoruz.
Tren dağların, tepelerin etrafından muhteşem manzaralar eşliğinde kıvrılarak Nid d'Aigle’ e (Kartal Yuvası) kadar gidiyor (2.400 m). Çoluk çocuk, yaşlı genç bir sürü insan bindi trene. Dağ ve spor buralarda bir kültür. 70-80 yaşında dedeleri, teyzeleri elinde batonla yürüyüş yaparken ya da 10 yaşında çocukları dağ maratonu koşarken görebilirsiniz. Etrafı ağzımız açık seyrederek çıktık yukarı. Çok güzel memleket vesselam...

Trenden manzaralar muhteşem. 
Sonra çantaları yüklendik. Alpin stil dağcılıkta kesinlikle yiyecek, içecek, çadır, uyku tulumu, kamp yükü taşımak yok. Her tarafta dağ evleri var ve tırmanışçılar burada kalıyor, buralarda yemek yiyor. Sadece teknik malzeme taşınıyor. Biz amele dağcılık kültüründen geldiğimiz için dağ evi falan bilmezük. Biz çadırımızı kurar, eşşek gibi taşır kral gibi yaşarız. Sonra da dizleri, beli hacamat ederiz. Benim çanta çok ağır diye çadırı Selda aldı. Yolun yarısına kadar o taşıdı.

Son durak Nid d'Aigle. 

Trenden sonra hafif bir eğimle patika yukarı yükselmeye başlıyor. Sağ tarafta dağın buzulu görünüyor (Bionnassay).  Buzula giden yol sağa doğru giderken, dağa giden yol solda dik bir patikaya dönüşüyor. Buradan düz – kayalık bir alana ulaşılıyor. Daha önce gelişimizde buraya kadar çıkmış ve geri dönmüştük. Dağ evini uzaklardan görmüştük.

Sonra patika epeyce dikleşiyor ve tek bir kişinin geçebileceği şekilde daralıyor. Genelde çok boşluk hissi yok ama bazı yerler fena değildi. Buralarda demir kablolar ile emniyet sistemi kurulmuş.

Tete Rousse'a doğru yükselirken.

Yükselmeye devam.

Her yerde dağ keçileri var. Buranın asıl sahibi onlar.

Tehlikeli geçişlerde sabit demir kablolar var.
Yavaş yavaş  yükselip buzula geldik ve yan geçişle Grand Coloir'ın (Büyük Kulvar) eteğinde kurulu Tete Rousse kamp alanına ulaştık. Hemen girişte bir danışma gibi bir kulübe yapmışlar. Görevli her gelene neyin nerede olduğunu, nereye çadır kurulabileceğini v.s. tüm bilgileri özet geçiyor. Adam her gün buraya işe geliyormuş :) Biz de plazaya gidiyoruz ne var!!!! :)

Ve sonunda Tete Rousse'dayız. Karşımızda Bionassay Buzulu.
Kamp alanı buzul kaya karışımlı. Tuvalet var ve uçak wc si gibi vakumlu. Poşetlerle toplayıp, vakumlayıp dışarıda istifleniyor ve periyodik olarak helikopter gelip alıyor. Dağa hiç bir şey atılmıyor, bırakılmıyor. Adamlar doğalarına gözleri gibi bakıyorlar. Neyin kıymetli olduğunu çözmüşler.

Çadır alanları biraz küçük bizim çadır için. Neyse kayaların arasında karsız bölgede bulduk bir yer. Kalabalıktan uzak durmaya da çalıştık. Kurduk çadırımızı akşam menüde bir dağ klasiği makarna vardı. Gün batımı fotoları çektik. Manzaramızda önümüzde buzul, yanımızda ise Grand kulvar vardı. Çadırda dinlendik. Dağ evine gittik, kahve içtik. Herkes dağ evinde yemek yiyordu. Kendimizi biraz gariban hissettik :) Burada gece kalma kişi başı 50 euro, akşam yemeği 20 euro. Baya tuzlu. Tete Rousse da bu dağda çadır kurulmasına izin verilen tek yer.

Hava açacak mı endişesi...

Makarnamız kaynıyor.
Niye dağa çıkıyorsun diyenlere verilecek yanıtlardan bir tanesi.
Bionassay Buzulu'nda gün batımı.
15.08.2016 Pazartesi

Sabah 4 gibi kalktık.  Başka ekipler de kulvarı tırmanmaya başlamıştı. Gün ağarmadan geçmek gerekiyor orayı, hava ısınınca kulvarda bir taş yağmuru başlıyor. Mont Blanc teknik olarak aşırı zor olmasa da dikkat gerektiren bir dağ. Özellikle Grand Coloir'da taş düşme riski. Buzulda ise tehlikeli kılçıklar, yan geçişler v.s. var. Çok da kalabalık; devamlı inen çıkan eksik olmuyor rotada.
Karanlıkta önceki ekiplerin açtığı izlerden karlı kısmı çıktık. Kulvarın hemen öncesinde dikleşiyor kar geçişi. Kulvara girdikten sonra taş düşen kısmı çok hızlı koşar adım geçtik. Çok dik, kimi zaman çelik tellere tutunarak tırmandık. Burası için herkeste parmaksız ferrata eldiveni vardı. Sebebini sonra anladık. Demir kablolardan kopan ince teller parmaklara batıyor ve kanatıyor. Siz siz olun eldivensiz gitmeyin.  Birkaç kişi soldaki sırttan çıkmaya çalıştılar, ancak yukarıdan yan geçiş yaparlarken taş düşürme ihtimalleri çok yüksek olduğu için önden giden ekipler bağırdılar bu adamlara. Birkaç kişiyi de helikopter aldı hiç sormadan. Muhtemelen helikopter parasını da onlara kitlemişlerdir :)

Grand Coloir.
Grand Coloir'da tehlikeli yan geçiş. Burayı koşar adım geçmek gerekiyor. 
Kulvarda yükseliş. Tete Rousse aşağılarda kaldı.
Kulvarın sonuna yaklaşıyoruz. Dağ evi göründü.
Rotanın her yerinde basit ferrata tırmanışları var.
Artık son adımlar.
Gelmek üzereyiz. Göründüğü kadar dik :)



Uyku tulumları, bivak, mat v.s içeren kısmi kamp yükü ile tırmanış zor oldu. Teknik malzemeleri de ekleyince çantalarımız ciddi derecede ağırdı. Tırmanışta hep eller kayada idi. Hava güzeldi; kayalarda kar ya da buz da yoktu. Kulvarın sonunda, kaya tırmanışının bittiği ve küçük tesisin olduğu yerde bir anda her yer bembeyaz oluyor.

Kaya etapları bittikten sonra dağ evine ulaşmak için geçilen buzul parkuru. 
Kayalardan dik ve zevkli tırmanışlarla sonunda Gouter dağ evine ulaştık. Dağ evinin kafesine çıkabilmek için terlik giyiyorsunuz;  ayakkabı ile yasak. Kazma, krampon vb de mutlaka bırakılması gerekiyor. Her numaradan terlik var. Diğer ekipmanlar için de kutular ve dolaplar var. Adamlar her detayı düşünmüş. Oyalanmadık orada, hemen tekrar yola çıktık bivak kulübesine doğru.

Normal tırmanış planında 2.gün burada kalınıyor. Fakat biz yine maliyet düşürmek için burayı pas geçip Vallot Bivak kulübesinde beleş gecelemeyi planlıyoruz. Zira buranın geceliği kişi başı 90 Euro. Yemek içmek de ekstra tabii ki.

Düzlüğe ulaştık arkada Gouter Dağ Evi.
Dağ evinin yemekhanesi. Çok temiz ve bakımlı. 
Bivak kulübesine ulaşmak için ilk önce düz sonra epey dik bir kar yürüyüşü yapılıyor. Sezonda buzul üzerinde direkt patika oluşuyor hava açıkken rota çok belirgin. Bu  sırtı aşıp tepeye ulaşınca dağ evi görünüyor uzakta. Hava tamamen açıktı. Bu iyi bir şey ama buzulda kavruluyoruz. Yanmayalım diye yüzümüzü gözümü sardık sarmaladık. Yavaş yavaş yükseldik buzulda açılmış izler üzerinde.

Tekrar tırmanışa başladık.
Güneş yakıyor.


Biz de yakıyoruz :)
Sonunda Vallot Sığınağı göründü.
12 gibi Vallot Bivak Kulübesine ulaştık (4.362 m). Kulübe, buzulun bittiği bir kaya bloğu üzerine kurulmuş. Arkada tarafı tamamen uçurum. Ön tarafı ise buzul. Tuvalete giderken bile krampon takmalısınız. Kapısı da bir garip alttan yukarı doğru giriliyor. Kramponlarla içeri girmek zordu gerçekten demir merdivenden. Binanın kendisi de metal. Burası aslında acil durumlar için sığınma amaçlı yapılmış. Normalde planlı kalmak yasak. Fakat bizim gibi beleşçiler bu olayı çözdükleri için artık devamlı burada bir kalabalık var. Dağ evi statüsünde olmadığı için temizlik, bakım v.s de yok. Bu nedenle içerisi çok pisti. Her taraf alüminyum battaniye kalıntıları, boş kartuşlar ve çöp doluydu. Bir köşeyi temizleyip yerleştik. Duvar kenarına eşyaları yığdık soğuk gelmesin diye buradan.

Sığınağın içi resmen çöp ev gibi.
Sonra 4-5 kişilik bir grup geldi İspanyol. Adamlar akşama kadar hiç susmadılar. Sonra Polonya'lılar geldi. Ne tesadüf onlardan biri de İspanyol'ca biliyormuş o da katıldı muhabbete. Bağıra bağıra konuştular. Selda yine de uyudu. Ben devamlı kar toplayıp erittim 2-3 sefer dışarı çıktım girdim. Giyin, soyun, krampon tak çıkar derken perişan oldum. Arada birileri geldi gitti. Dangur dungur krampon ve metal zeminin sesi; konuşmalar; yemek pişirenler, kar getirip su kaynatanlar. Epey hareketli idi ortam J Sabaha kadar giren çıkanın haddi hesabı olmadı küçücük kulübeye ve her giren çıkanın kramponlarıyla metal merdivenleri şaklatmasıyla bir çok kez uyandım. Verimli bir gece olmadı benim için, iyi uyuyamadım.

Giriş kapısı.
16.08.2016 Salı

İlk plan 4 te kalkmaktı gün doğumu ile çıkacaktık yola ama neredeyse tüm kulübe kalkıp hazırlanınca biz de kalktık 3 buçuk gibi. 5 gibi çıktık yola; kramponlar, kemerler vb derken uzun sürdü hazırlanmak. Hava soğuk değildi ve rüzgar da çok azdı. İlk önce zirve eteğinde epey dik bir yolu S’ ler çizerek çıktık. Yukarı doğru bakınca dağın sırtında bir sürü kafa lambası vardı. Aşağıdan Gouter'den gelenler de vardı bir sürü.

İp birliğinde tırmanıyoruz.
Alpler'de gün ağarıyor.
Dik kılçıklardan sonra ulaştığımız düzlükte kısa bir mola. Arkadan gelenler görünüyor.
Yavaş yavaş çıktık yolu. Sona doğru epey dikleşti yol ama basamak olmuştu resmen. Diğer ekiplerle uyumlu idik. Kimseyi yavaşlatmadık, kimseyi de geçmeye çalışmadık. Bu dik sırt sonrasında hafif düzlük bir yere çıkılıyor. Hafif alçalıyor ve sonrasında ilk kılçık geliyor. Korktuğumuz gibi değildi kılçık. Ama sonra bir buzul çatlağından yukarı doğru geçişe geldik. Burada kısa ama dik bir buz tırmanışı vardı. Emniyet sistemi kurulmuştu, ipi emniyete geçirip kazma ile tırmanmak gerekiyor. Burada biraz oyalandık.

Buzul çatlağında kısa ama dik bir tırmanış.
Sonra yukarı doğru epeyce bir kılçıktan geçtik. Kılçıklarda izler belirgin ancak sağı solu uçurum. Düşen ölür. Bir de kalabalık sorun oluyor. Daracık yerde karşıdan gelen olduğu zaman bir tarafın izden çıkıp, uçurum tarafına geçerek yol vermesi gerekiyor. Genelde çıkana yol veriliyor. Tam zirveye geldik dediğimizde arkada bir tepe daha gördük. Biraz moral bozsa da artık yaklaşmıştık.

Beklediğimizden daha erken bir saatte 7 gibi zirvede idik.  MONT BLANC ZİRVEEEE…


Sonunda geldik :)
O kadar uğraş ve sinir harbi sonrasında çok şükür Avrupa'nın çatısındaydık nihayet. Çok soğuktu, güneş tam doğmak üzere idi. Soğuktan ellerimiz dondu resmen. Selda'nın kaz tüyü eldivenlerini aldım da biraz kendime geldim. Zıpladık hopladık ama ısınamadık bir türlü. Zirvedeki herkes zıplayıp, ellerini ısıtmaya çalışıyordu. Çok komik bir görüntüydü. Bir tek üşüyen biz değilmişiz hava ciddi soğuktu sanırım. Dudaklarımız morardı resmen. Dişlerimizin takırdamasından konuşamıyorduk. Acele birkaç foto çektik.  Doğru dürüst etrafa bile bakamadık.

Soğuktan suratlarımız ekşimiş :)
Muhteşem manzaranın keyfine varamadık soğuktan.


Yedi buçuk gibi aşağıya inmeye başladık. İnerken kılçık daha kötü geliyor ve çıkanlara yol vermeniz gerekiyor. 9 da bivak kulübesinin orada idik.

Dönüş yolundayız. Kılçıklar şimdi daha ürkütücü görünüyor.
Hava ısındı sonunda. Keşke 1 saat geç çıksaymışız diye düşündük. Sabah o tepeyi nasıl çıkmışız inanamadım. Üstümüzü başımızı toparlayıp Tete Rousse’a inişe geçtik.

Sabah çekemediğimiz fotoğrafları dönüşte çekiyoruz.
Gouter’e 10:40 da vardık. Bu sefer paraya kıyıp omlet yedik. Yorulmuşuz. Karnımızı doyurduk ve dinlendik biraz. 12.15 gibi tekrar yola çıktık. Kayalardan inişe geçtik aşağı doğru. İniş kolay geldi. Çelik halatlara asılarak geri geri indik; çok zevkliydi.

Grand Coloir hatırası.

Bu ferrata olayı çok zevkliymiş. İlk fırsatta Dolomitlere gidelim diyoruz :)



Grand Coloir'a geldiğimizde tüm dağ kapandı, yağmur çiselemeye başladı. İyi ki bir gün erken gelmişiz dedik. :) Kötü şans bulutu üzerimizden gitmişti artık.

Kamp alanına geldik, çadıra girdik ve yağmur/dolu başladı. Acayip yağdı gökgürültülü. Tam zamanında çadırdayız, bir de gök gürlemese :)


17.08.2016 Çarşamba

Yedi buçuk gibi kalktık. Bayat ekmek ve kalan son peynirle kahvaltı yaptık. Tahin pekmez de yedik. Çok güzel geldi J Çadırı topladık. Ama etrafa koyduğumuz taşlar ve çadırın üstü donmuştu. Hava da soğuktu, henüz güneş gelmemişti vadiye. Üşüyerek toplandık.

9 da Tete Rousse'dan inişe başladık. 11.30'da istasyonda idik.
12.30 treni ile aşağı indik. Yine son dakikada kaçırdık bi önceki treni.
Arabada hemen ayakkabıları, üstümüzü başımızı değiştirdik. Dağdan sonra burası çok sıcaktı. Lapause’da, tren istasyonunun yanındaki restaurantda hamburger ve kızartmayı yuttuk resmen. Bu macerayı da geride bırakarak yola çıktık Cenevre’ye doğru.

Yıllar önce Fransa'dan aldığım kazmam gerçek yuvasına kavuştu :)



Arkada Chamonix.
İki inatçı keçi :)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder