29 Mayıs 2018 Salı

Volcan Acatenango (3.976 m) / Guatemala










28 Mayıs (Pazartesi)

Guatemala bir yanardağlar ülkesi ve bu yanardağların bazıları da halen aktif. Antigua yakınlarındaki Volcan Fuego (3.763 m) da bu yanardağların en aktiflerinden ve en ünlülerinden biri. Sürekli bir patlama halinde olduğu için doğal olarak buraya çıkılmıyor, hemen yakınındaki sönmüş bir yanardağ olan Volcan Acatenango’ya (3.976 m) çıkılıp Volcan Fuego’nun patlamaları buradan izleniyor. Ayrıca bu dağda da bonus olarak zirve yapmış oluyorsunuz. Her iki dağ da milli park sınırları içinde ve rehberli bir tura dahil olmak zorundasınız. Öyle kafanıza göre gidemiyorsunuz. Biz de Antigua’da turları biraz araştırıp bir tanesiyle park giriş ücreti (50Q (Quetsal) ) dahil toplam 350Q’e (45 USD) anlaştık. Turun içine yürüyüşün başladığı La Soledad Kasabası’na gidiş geliş ulaşım, 3 öğün yemek (hazır paketli), rehberlik, çadır, mat, uyku tulumu, isteyenler için kalın ceket, eldiven, bere v.s. ve bizim için park giriş ücreti dahildi.

Sabah hareketimiz 8’di ama araç bozulunca başka bir araca daha doğrusu bir chicken bus’a geçtik. Otobüste 20’li yaşlarda ABD’li ve Kanadalı ağırlıklı 16 kişi vardı. Bağıra çağıra konuşuyorlardı, otobüsün en arkasına geçip eyvah bunlar gece uyumaz diye aklımızdan geçirdik :)

Hareketimiz 10.30’u buldu. Yaklaşık 1 saat sonra La Soledad Köyü’ne ulaştık. Burada köylüler tanesi 5Q’ dan tahta batonlar (bildiğin sopa) kiralıyorlar. Biz birer tane kiraladık. İyi ki de kiralamışız yol oldukça dikti ve sopalar çok işe yaradı. Özellikle inişte. Rehberler 3 öğünlük kumanyamızı dağıttı. Bir öğün tavuk, bir öğün makarna, sabah için de haşlanmış yumurta, meyve ve yoğurt. 4’er lt su, kıyafetler, kumanyalar derken çantalarımız yine oldukça ağır oldu.

Yolun hemen solundan çok dik bir patikadan yürüyüş başlıyor. Herkes hazır olunca yürüyüşe başladık. Yürüyüşe diyoruz ama koşmaya diyelim. Evet, rehber o yokuşta koşar adım yükselmeye başladı, tabi bizim gençler de peşinden hücum ettiler. Biz ne olduğunu anlamadık, en sona kalmıştık. Yine de tempomuzu hiç bozmadan ağır ağır yükselmeye başladık. Daha yarım saat geçmişti ki bizimkiler mola vermişlerdi. Molada herkes bir tarafa serilmiş, nefesini düzeltmeye çalışıyordu. Uzunca bir mola oldu, tüm yürüyüş ritmi kayboldu, terimiz üzerimizde kurudu. Neyse mola bitti yine harekete geçtik ama yine aynı şekilde herkes tabakhaneye yetişir gibi uçtu gitti. İleride yine mola, yine uzun bekleyiş, yine herkes yerlerde. Ekiptekilere ve rehbere dağa böyle çıkılmaz, yavaş yavaş gidelim, az duralım, tempolu gidelim falan dediysek de rehber pek oralı olmadı. Gençler de “evet aslında doğru söylüyorsun” falan derlerken yine basıp gittiler. Gençlik işte pek kaale almadılar. Bazıları üşenmeden kolon getirmiş çantasından bangır bangır müzik çalarak yürüyordu. Artık üçüncüde biz dayanamadık ve rehbere biz böyle koş koş uzun mola ver şeklinde gitmek istemiyoruz. Biz kendi tempomuzda ağır ağır gideceğiz ve mola vermeyeceğiz dedik. Önce mırın kırın etse de tamam dedi ikna oldu. Biz de gruptan ayrıldık ve kendi tempomuzla yükselmeye devam ettik. Grup birkaç kere bizi geçse de yine ileride kesilip yarım saat mola verdikleri için kampa 1-2 sağlam yürüyenle beraber ilk biz vardık. Grup zaten kopmuştu ve bazıları oldukça sonra ulaşabildi. Yaklaşık 5 saatlik bir yürüyüşle, 1400 m irtifa aldık, 3.800’ler civarına ulaştık. Yükümüz ağırdı, Önder'in biraz ateşi vardı, ilk defa az da olsa zorlandı.  :) )

Yükselen patika.


Yol ormanın içinden gidiyor.


Kiraladığımız baton sopalar :)


16.30 gibi kampa vardık. Kamp alanı ormanın içinde 3800’ lerde olmamıza rağmen. Bir terasa çıktık, cillop gibi Ferrino çadırlar vardı. Oh iyiymiş falan demeye kalmadan birisi geldi bunlar sizin değil, sizinki yukarıda dedi. Meğerse öbür grubunmuş burası. Bizim çadırları görünce tam bir hayal kırıklığı yaşadık. Kapısı yok, dış tentesi yok, dış tente yerine naylon branda örtmüşler. Matlar ise yoga matından hallice, uyku tulumu ise yine en dandiğindendi. Volkan Fuego'nun ilk patlamasını duyduğumuzda zıpladık resmen :) inanılmaz bir ses.. İlk önce duman, toz ve taşlar fırlıyor ve sonra ses geliyor. Acayip bir şeydi ses. Fuego bir bulutların arasında kalıyor, bir açıyordu.

Saat 6 da hava tamamen kapadı, yağmur başladı. Bir yandan volkan gümbürdüyor, bir yandan şimşek çakıp gök gürlüyordu. Eğlenceli bir gece olacak bu çadırla diye düşündük. Önder'in ateşi düşmedi hiç, uyudu biraz. Patlamaları izlemeye bile çıkamadı :(  Yağmur çok yağmadı, dağ açıldı.  Çadırın durumu, insanların gürültüsü, müzik sesleri vb rağmen çadırda olmak çok güzel. Çadırın olmayan kapısından dışarı bakınca bulut denizini görmek tüm yorgunluğumuzu alıyor. 

Herkes ateşin başında oturuyor, sohbet ediyordu, Önder’i uyandırdım ben de. Biraz kendine gelmişti, sabah antibiyotik almıştı iyi gelmiş. Akşam yemekte spagetti vardı.  Rehberler ısıtıp verdiler makarnayı.  Gece inanılmaz bir şey lavların fışkırması. Bulutlar geliyor gidiyor. Karşıdaki, Antigua'nın eteğine kurulduğu Volcan Agua da muhteşem görünüyordu. Ateşin başında yemeğimizi yedik. 

Bir de dolunay vardı bugün.  Gecenin karanlığını yırtarcasına gelen o patlama sesleri, kıpkırmızı lavlar, gerçek değilmiş gibiydi. Doğanın mucizelerinden birine daha canlı gözlerle tanık olmak kelimelerle anlatılacak bir şey değil.

Gündüz sadece duman görünüyor.
Gece olunca işler başka bir hal alıyor. 


Muhteşem görüntüler.




Volcan Fuego şov yapıyor resmen.




Saat 8 e doğru yattık. Tabii ki müzik ve sohbetler bitmedi. Yan çadırdakiler konuştular, İsrailliler bangır bangır müzik çaldı. Curcunaydı resmen. Bu gürültüleri bastıran tek şey ara ara patlayan Volcan Fuego’nun sesiydi.

29 Mayıs (Salı):
Sabah 03.30 gibi kalktık, birer muz yiyip 04.00’te zirve için harekete geçtik. Dün rehberin peşinden hoplaya zıplaya koşan, “böyle çıkılmaz yamulursunuz” sözlerimizi dinlemeyen gençlerin yarısı çadırdan bile çıkamamıştı irtifa sorunları ve aşırı yorgunluk sebebiyle. Kalan sağlar bizimdir diyerek, küçük bir ekiple zirve taarruzuna geçtik. Birgün önce o kadar yükselmişiz ki 1 saat sonra pat diye Acatenango’nun 3.976 m’lik zirvesine ulaştık. Oldukça dik ama kısa bir yürüyüş olmuştu. Bizim gruptan çok kişi görmedik, belki grubun bir kısmı da yoldan geri dönmüştü. Gün doğumunu da zirveden yakaladık. Hava aşırı soğuktu, donduk resmen. Bir yanda ay batarken bir yanda güneş doğuyordu. Yine muhteşem bir gün doğumu, yine muhteşem bir devasa gölge daha… Bu kez bir de arkada planda patlamalarını sürdüren Volcan Fuego da vardı :). Hayallerin ötesinde bir görüntü.

Zirveye gün doğuyor. Arkaa bir başka volkan Volcan Agua (3.760 m)


Bir başka dev gölge daha...


Vee 3.976 m'lik zirve. Arkada Volcan Fuego hala patlıyor.


Zirve, kara taşlardan oluşan kocaman bir çanak. Başka bir gezegen gibi adeta. Burada 1 saat kadar oyalandıktan sonra 6’ya doğru inişe geçtik. İnişi, çıktığımız rotadan değil de kocaman çarşak yamaçlardan yaptık. Çok zevkliydi 20 dk’da indik tüm yolu :). Sonrasında kahvaltı yaptık , eşyaları toplayıp inişe geçtik.  Araç biniş noktasına İnişimiz 2 saat sürdü.

Geneli itibariyle fantastik bir iki gün geçirdik. Bu doğa olayını dünya gözüyle görmek, ölmeden önce yapılacaklar listemize bir çentik daha atmak, üstüne bir de neredeyse 4.000 m’lik bir zirveye tırmanmak fazlasıyla tatmin ediciydi.  Fakat, malzemelerin kalitesizliği ve genel organizasyon eksikleri sebebiyle turdan pek memnun kalmadık. Belki de dağlara kendi malzemelerimizle, kendi plan programımızla, kendi tempomuzla çıkmaya çok alıştığımız için böyle geldi. Bilemiyoruz. Diğer taraftan rehberler her ne kadar güler yüzlü ve sempatik olsalar da; çoğunluğu hayatında hiç dağa çıkmamış, yüksek irtifa nedir, etkileri nelerdir gibi temel konularda hiçbir fikri olmayan gençler. Bir grubu öyle koşa koşa yukarı çıkarmaları garibimize gitti. Nitekim grubun çoğu zirve yapamadı. Bu durum, rehberlerin çok da umrunda değildi açıkçası. Gözlemlediğimiz kadarıyla diğer turlarda da vaziyet aşağı yukarı aynıydı. Kim çıkmış, kim çıkamamış, kim hasta olmuş pek ilgilenmiyorlar. Paraları aldık ne haliniz varsa görün modundalar. Bu tutum daha ciddi sağlık problemleri, yaralanma ve kazalara da sebebiyet verebiliR.

1 Nisan 2018 Pazar

Iztaccihuatl (5.230 m) / Meksika





20 gündür Meksika’dayız. Sonunda dağların olduğu bölge olan Puebla’ya geldik. Bu bölge yakınında Meksika’nın en yüksek üç dağı bulunuyor. Citlaltepetl (Pico Orizaba-5.636 m), Popocatepetl (5.426 m), Iztaccihuatl (5.230 m). Güney Amerika gezimiz boyunca gittiğimiz ülkelerde dağa da tırmanmak istediğimizden bu bölgeye gelince araştırmaya başladık. Evinde misafir olarak kaldığımız Luis turizm işleriyle uğraşıyor ve dağlara da meraklı. Ondan dağlar hakkında bilgi aldık. Zaten ikinci yüksek dağ olan Popocatepetl halen aktif bir yanardağ olduğu için çıkış yasakmış. Geriye iki seçenek kalıyordu. Luis, haftasonu 2 günlüğüne gidersek bizimle gelebileceğini ve evdeki fazla malzemelerini de bize ödünç verebileceğini söyledi. Böylelikle her şey daha da kolay olacaktı. Ayrıca havalar son birkaç gündür kötü gidiyordu ancak haftasonu iki gün açık gösteriyordu. Pico Orizaba’ya iki günlüğüne çıkmak hem irtifa hem de dağa ulaşım zorluğu sebebiyle zor olacaktı. Biz de rotamızı daha yakın olan Izztaccihuatl’a çevirdik. Luis’’in durumu net değildi ve Cuma akşamı “Tamam yarın gidiyoruz!” deyince apar topar çantalarımızı tırmanış için hazırladık. Luis bir de bizi götürüp getirecek araç ayarlamıştı. Yoksa 4 ayrı minibüs değiştirilerek gidilebiliyor.

Meksika’daki sömürge öncesi döneme ait yerlerin isimlerinı söylemek, hatırlamak ve yazmak çok çok zor. Izztaccihuatl da bunlardan biri. Uzaktan şekli uyuyan bir kadına benzediği ve zamanında tepesi buzullarla kaplı olduğu için eski Nahuatl (Günümüzde halen 1.5-2 milyon kişi bu dili konuşuyormuş) dilinde “Beyaz Kadın” anlamına gelen Iztaccihuatl adı verilmiş. Hemen karşısındaki “Tüten Dağ” Popocatepetl ile de kavuşamayan iki aşığı konu alan sonu hüzünlü bir efsanesi de var.

31 Mart Cumartesi:

Sabah Luis’in ayarladığı araç 10’da bizi almaya geldi. Dağ için kaz tüyü ve dağ botu dahil tüm giyim eşyalarımızı yanımızda taşıyorduk. Sadece kamp ve teknik malzemelerimiz yoktu. Luis bize krampon, uyku tulumu, mat, baton verdi. Kazmaları da kiralayacaktık. Araç önce Cholula tarafında güzel asfalt yollardan devam etti ancak sonra kötüleşen toprak yollara girdik orman içinden giden. Araç binek araç olduğundan bazı yerlerde saplandık. İte kaka kurtardık aracı birkaç kere. İlginç bir coğrafya. Neredeyse 4000 mt lere kadar çam ağaçları var. Şoförümüz yolda biraz basınca Paso de Cortes’deki Milli Park girişine 2 saatte geldik. Milli Park giriş ücreti  3 kişi için 2 günlük toplam 207 peso. Hava bir anda serinledi. Zaten gün boyunca hava kapalıydı ve ara ara da yağmur yağıyordu. Milli Park giriş ve kayıt işlemlerimizi tamamladıktan sonra yine araçla bir yarım saat daha gidip yürüyüşe başlayacağımız 3.950 m’deki La Joya bölgesine geldik. Buradan kazmalarımızı kiraladık. 2 tanesine toplam 300 peso ödedik. Saat 14.00 olmuştu vakit kaybetmeden yürüyüşe başladık. Aşağılarda yağan yağmur burada kara dönmüştü. Epey serindi hava. Yukarıdan bir sürü insan geliyordu. Genelde yürüyüşe ya da gezmeye gelmiş tipler. Dağdan gelenler ise az da olsa vardı. Bazıları fırtına yüzünden geri dönmüş, zirve yapamamış. Hatta bir grup zirveye 50 metre kala dönmüş. Biz de hava daha kötü olmaz inşallah diye dua ederek yükseldik. Yol, kamp yüküyle yürümek için biraz uzunca. 

Güzel manzaralar eşliğinde yükseldik.
Dağda su da yok. Bu nedenle çantamızdaki suların da ağırlığıyla yavaş yavaş yükseliyoruz. Bu arada 4.000 metreleri geçiyoruz. 1 senedir dağa gitmedik, aklimatizasyonumuz yok ve bir anda 4.000 metrelerden ağır yükle yürümeye başladık. Bir yandan havanın açıp açmayacağı, bir yandan da yüksekliğin problem yaratıp yaratmayacağı endişeleriyle kamp alanına doğru beklediğimizden iyi bir tempoyla yürüdük. 

Kılıçlar kuşanılmış. Dağı fethetmeye hazırız. :))
Yol boyunca 4 tane kapıdan (geçit) geçiliyor. Buralara dağda ölenlerin anısına haçlar dikmişler ve üstlerinde de isimler yazıyor. Yol hep yükseldi. Bazı yerleri oldukça dikleşiyordu. Dağ evine ulaştığımızda saat 5 gibiydi. İyi bir tempoyla gelmiştik. İrtifa da henüz bir dert açmamıştı başımıza. Dağ evinin yüksekliği 4.700 metre. Bir günde 2.700 metre irtifa almıştık.

Dağ evi küçük ancak kullanışlı. 3 lü ranza sistemi ve ortada küçük bir mutfak bölümü var. İçinde bir sürü insan vardı. Biraz üşümüştük içerisi oldukça sıcaktı, çadırı kurmadan burada biraz ısındık. Dağ evinde mi kalsak diye düşündük ilk önce Luis’in yazlık çadırını görünce J 
Yazlık çadırımız ve muhteşem gün batımı. Zirve için hazırız.
Fırtına çıkarsa mümkün değil bu çadırın dayanması. Aynı zamanda tulumlar da yazlıktı. Biraz üşüdük gece ama neyse ki kaz tüyü montlarımız imdada yetişti. Bir de bu seyahate çıkarken iç tulum almıştık. Hem daha sıcak tutması hem de hijyen sağladığı için oldukça faydalı bir malzeme. Çok konforlu olmasa da bir şekilde sabahı ettik. Bu arada gece boyunca gümbür gümbür pompa patlaması gibi sesler duyduk. Önce gök gürlüyor sansak da gece hava açmıştı. Daha sonra karşı komşumuz Popocatepetl Dağı’ını duman püskürtme sesleri olduğunu anladık. Bu dağ aktif bir yanardağ. Ne zaman olacağı bilinmese de her an tekrar patlayabilirmiş.
Bulutlara dokunmak...
1 Nisan Pazar:

Bu gece saatler ileri alınmış. Yeni saate göre 3, eskisine göre 2 de kalktık. Giyinip dağ evinin içinde bir şeyler atıştırdık. Gece hava tamamen açmıştı. Muhteşem bir gökyüzü ve dolunay altında yürüyüşe başladık 4 gibi. Önce dik bir patika ile başlıyor yol. Sonra  biraz Mont Blanc grand kulvarı andıran 150-200 metrelik kaya etapları açılıyor. Kayaların üzerine kar yağdığı ve bazı yerler buz tuttuğu için bu kısımlar biraz uğraştırıcı ve tedirgin edici oldu. III, III+ vardı bazı bölümler. Kaya etabı bittikten sonra bir tepenin tam üstüne çıkıyor rota.

Kaya etabının bitiminde mola.

Soğuktan yüzü gözü sarmaladık. 
Rota boyunca farklı zeminlerden geçiliyor. Birkaç kez buzul geçişi var
ve buralarda krampon kazma kullanmak gerekli.
Muhteşem gün doğumu ve ufukta 5.636 metrelik Citlaltepetl.
Ne kadar küçük olduğumuzu bir kez daha anlıyoruz.
Sonra buradan alçalıp başka bir tepeye, oradan alçalıp tekrar başka bir tepeye çıkmak gerekiyor. Dağda en sinir bozucu durumlardan biri devamlı irtifa kaybedip tekrar çıkmak ve zirveye yaklaştık zannederken arkada tekrar yeni bir tepeyle karşılaşmak. Bu şekilde 4 farklı tepe aşarak saat 9 gibi yalancı zirveye ulaştık.

Yalancı zirve (küçük zirve)
Asıl zirve... 5.230 m. Karşıdaki karsız tepe küçük zirve.

Burası da esas zirve değildi. Luis burasının da zirve sayıldığını kimsenin gerçek zirveye gitmediğini söyledi. Biz buraya kadar gelmişken gitmek istedik. Bunun için tekrar bir 100 metre alçalıp, büyük bir buzul platosunu aşıp yeniden tırmanmak gerekiyor. 15-20 dk sonra da esas zirveye ulaşmıştık. Yol boyunca rota oldukça değişkendi. İlk etaplarda kaya sonra, kum, çarşak, sonra tekrar kaya ve boşluklu yan geçişler, sonra buzul, buzul çatlakları v.s.… Zirvesinde is buzul yok bu dağın. Yıllar önce erimiş maalesef.

Rota biraz yorucu idi. Bunda bu irtifaya tam aklimatize olmadan çok hızlı bir şekilde çıkmamızın, uzun süredir dağa gitmememizin de etkisi vardı sanırım. Tüm bunlara rağmen bir şekilde zirveye ulaşmayı başarmıştık.

Dönüş yolunda.
Karşıda 5.426 metrelik aktif yanardağ Popocatepetl.
Dönüşte yine in çık tüm tepeleri tekrar aştık. Yan geçişler, kılçıklar, rüzgar, bir de tam tepemize yükselen yakıcı güneş derken 1 civarında dağ evinde idik. Sabah ilk çıktığımız kaya etaplarını geri geri inerken nasıl çıkmışız buraları gece gece diye de düşünmeden edemedik. Burada inişte ip açmak mantıklı olabilir. Biraz dinlenip üstümüzü değiştirdik. Çantaları ve çadırı toplayıp inişe geçtik 2 gibi. 4 te aşağıya indik. Yorgunluk ve sıcağın da etkisiyle dönüş yolu bitmek bilmedi. Tüm tırmanışın en sevimsiz bölümü bu kampı toplayıp aşağı inmesi kısmı kesinlikle.

Öyle böyle derken Meksika’da bizim Ağrı’dan 100 m daha yüksek bir dağa çıkmıştık. Bir başka dev gölge, bir başka muhteşem gün doğumu daha… Anı defterimizi süsleyecek muhteşem iki gün…

1 Mart 2018 Perşembe

Küba (1-13 Mart 2018)




Uzun süreli seyahatimizin ilk durağı Küba’ydı. Yıllardan beri görmek istediğimiz, gidenlerin “çabuk olun eski Küba kalmayacak” uyarılarını dinlediğimiz Küba’ya sonunda gidebildik. Kısmet bu günlereymiş J. THY’nin Havana’ya direkt uçuşu var ama oldukça pahalı. Biz çok daha uyguna Rus Havayolu Şirketi Aeroflot’tan Moskova aktarmalı biletimizi aldık. Aktarma için herhangi bir vize gerekmiyor, geçişte bir sorun da çıkmadı. Tek sorun Moskova’daki -20 derece soğuktu. Ertesi gün de Havana’da 35 dereceye merhaba diyecektik.

Küba’yı o kadar dinleyip, okumuşuz ki aslında tam da beklediğimiz gibi geldi. Genel olarak bütçeli gezenler için pahalı, birçok konuda zor bir ülke. Bazen ömür boyu burada kalmak istiyorsunuz bazen de hemen kaçmak….

Küba insanı gayet sıcak, rahat, eğlencesine düşkün, yarın ölecekmiş gibi yaşayan bir yandan devrimine bağlı bir yandan da özellikle genç kesimde modern dünya nimetlerine özlem duyan bir yapıda.

Küba’da bir doktorun, öğretmenin aylık maaşı 25 USD. Diğer yandan belki de bu parayı bir Avrupalı turist tek bir öğünde hesap olarak ödüyor. Bu ciddi bir ikilem. Bu sebeple ülkede herkes ucundan kulağından bir şekilde turizmin içinde. Kimi rehberlik yapıyor, kimi evlerini pansiyon olarak işletiyor, kimi taksi şoförlüğü yapıyor. Raul Castro hükumeti de biraz halkı rahatlatmak için bir miktar para kazanma olanağı sunmuş ancak yine de elde edilen gelirin %80-90’ı devlete gidiyor. Tüm bunlara rağmen Küba belki de dünyanın en güvenli ülkesi. En fakirinin bile gözü sizden zorla bir şey almakta değil. Para isteyenler, sizden para koparmaya çalışanlar var ama o kadar.

Küba’yla ilgili nereler görülür, ne yenir, ne içilir bilgisi çok yerde var. Bunun yerine gözlem ve tecrübelerimizden oluşan kısa notları eklemeyi tercih ettik.

13 gün kaldığımız Küba’da Havana, Vinales, Trinidad ve Santa Clara olmak üzere dört ayrı şehri gezdik.

Keyifli seyahatler.


- Havalimanından çıkarken görevliler bagaj etiketlerine bakıyorlar sökmeyin. Yoksa bagajları açtırıyorlar. Girişte kaç paranız var, elektronik eşyalarınız nedir, değerleri ne kadardır gibi bir form dolduruluyor ama bu formda yazılanların doğruluğunu kontrol eden olmadı.
- Konsolosluktan ya da onların yetki verdiği turizm acentelerinden vize kolayca alınabiliyor. Vize kağıdı iki parça bir tanesi onlarda kalıyor normalde ama bize ikisini de verdiler.
- Uçakta doldurulan giriş formuna hiç bakmadan, okumadan bir kutuya attılar.
- Çıkışta havalimanında 1 saat özel odada sorguya alındık. Çıkarken bu kadar sıkıntı yaşamak hiç beklemediğimiz bir şeydi. Sonuçta çözüldü ama biraz sinir bozucu oldu. Küba’dan direkt bulunduğunuz ülkeye değil de başka bir ülkeye geçiyorsanız bu tip durumlar olabiliyormuş.
- Havalimanından çıkışta otomatik döviz bozdurma makineleri var. Şehre göre biraz düşük kurdan veriyor ama şehre gidiş için az miktar bozdurulabilir.
- Küba’da iki para birimi var CUC (Covertible Peso) ve CUP (ya da Moneda Nacional-Milli Para). CUC lüks tüketim için, CUP ise temel ihtiyaç ve lüks olmayan alışverişler için. CUC turist parası diye biliniyor ama kesinlikle öyle değil. Küba’lılar da lüks sayılan alışverişler için CUC kullanmak zorunda. Aynı şekilde yabancılar da CUP kullanabiliyor. Eskiden bu ayrım daha keskinmiş ve yabancılara CUP verilmiyormuş.
- Cadeca (Döviz Bürosu)'lardan hem CUC hem CUP bozdurulabilir. Özellikle CUP da bozdurmak istediğinizi belirtin. Biz 50 EUR karşılığı bozdurduk. Fazlasıyla yetti. 1 EUR = 1.18 CUC = 24 CUP
- Döviz olarak EUR götürün. Ambargo sebebiyle USD değişimlerinde %10 kesinti uyguluyorlar.
- Bir turist olarak tüm düzen tamamen sizin CUC harcamanız üzerine kurulu. CUP geçer mi diye sormazsanız herkes sizden CUC ister. Hatta 1 CUP yerine 1 CUC isterler (24 kat fazlası). Ayrıca bu iki para biriminin banknotları da birbirine benzer. Para üstü alırken mutlaka kontrol edin.
- Peki CUP para birimini nerede kullanabilirsiniz.; Bizdeki dolmuşun karşılığı olan colectivo’larda, mahalle manavlarında (ama dikkat örneğin bir muza 4 peso derler, siz 4 CUC verirseniz alırlar, aslında 4 CUP vermeniz gerekir), tek pencereli köhne pizzacılarda  (önünde hep kuyruk olur), yine sokak dondurmacıları ya da büfe dondurmacılarında, pek binmeniz olası değil ama toplu taşımada. 
- CUP (Milli Para) geçen restoranlarda fiyatlar:
* Shot kahve 1 CUP (20 kuruş)
* Pizza 10-15 CUP (2-3 TL)
* Dondurma 2-3 CUP (60 kuruş)
* Muz tanesi 1 CUP (20 kuruş) / Yeşilini almayın o kızartılır, çiğ yenmez.
- CUP geçen dükkanlardan alışverişte turiste surat yapıyorlar. Aldırmayın.
- Su pahalı (2cuc) ancak araştırınca daha uyguna bulunabiliyor. Havana’da Valle İtalia ile Neptuno'nun köşesindeki markette 0.7 CUC (1.5 lt). En ucuz içtiğimiz su buydu. Suyun fiyatı genelde yazmaz almadan önce mutlaka sorun. Yoksa 3-4 CUC da diyebiliyorlar.
- Küba’da şehirleri keşfetmek için en güzel yol yürümek. Rengarenk maksimum iki katlı evler, bir anda karşınıza çıkan meydanlar, müzik sesleri ve dans eden insanların kaynaştığı sokaklar ancak yürüyerek yaşanır. Sadece bir konuda çok dikkatli olmak gerekir. Ana cadde bile olsa her daim balkon yıkanır ve suyu caddeye dökülür. Aman dikkat!
- İnsanlar evlerinin önünde, kapılarda, kaldırımda devamlı oturur ve ya yüksek sesle müzik dinler ya da bağıra bağıra sohbet eder.
- Ülkeye kısmen kapitalizm gelmiş, gizli zenginler türemeye başlamış. Antika arabaların yanında lüks araçlar, jipler de caddelerde görülüyor. Klasik arabalar sadece turistler için kalmış.  Henüz Starbucks yok ama Adidas, Benetton gibi markaları görmek mümkün.
- Biz Küba’ya gideceğimizi söylediğimizde 5-6 yıl önce gitmiş arkadaşlarımız mutlaka yanımıza sakız, oje, sabun, şampuan gibi malzemeleri götürmemizi ve hediye edebileceğimizi söylemişlerdi. Şu anda Küba ‘da her şey var. Özel oje dükkanları bile açılmış durumda. Ama yeni oluşmaya başlayan zengin yerli kesimin dışında yerli halk bunun ne kadarından yararlanabiliyor tartışılır.
- Çocuklar için kalem, boya vb götürülebilir eğer bavulunuzda küçük bir yer ayırabilirseniz. Bazen öyle sokaklardan ve öyle evlerin önünden geçeceksiniz ki birşeyler yapmak, vermek isteyeceksiniz.
- Her şeye rağmen çok mutlular ve her şeyden önce tarihleri ile gurur duyuyorlar. Tarihin onlar için yazdıklarını ve sonuçlarını gururla karşılıyorlar.
- Turistik yerlerdekiler çok canayakın değil. Özellikle Havana’da. Hep sizden faydanlanmaya çalışıyorlar hissiyatı uyanıyor, rahat olamıyorsunuz. Havana dışında daha samimi ve sıcak.
- Küba fiyatları ortalama Avrupa ayarında. Çalışırken ve kalabalık grupla gelin. Rahatça harcama yapabilmek lazım. Bizim gibi işten güçten ayrıldıktan sonra gelmeyin
J
- Şehirlerarası ulaşım için Viazul otobüs firması var ama genelde günde tek seferi var ve 2-3 gün öncesinden doluyor. Kesin bir seyahat planınız yoksa son anda gidip bilet almak isterseniz yer olmama ihtimali çok yüksek. Ancak alternatif bir colectivo (dolmuş) ağı oluşmuş. Bunlar eski arabaların dönüştürülmüş hali. Daha ucuz ve hızlı ama daha konforsuz, klimasız. Biz hiç otobüse binmedik. Fiyatlar tamamen pazarlığa açık
J Mutlaka yapın. Fiyatın yarıya kadar düşebildiğini göreceksiniz.
- Ülkede dilenci ve evsiz yok ama yerel halk genelde turisti gördüğü anda para koparmaya çalışıyor. Selam veren para istiyor J  Bazen sinir bozucu olabiliyor. Özellikle Havana’da.  
- Herşey turistin parasını tüketmek üzerine kurulmuş. Restoranda, barda oturuyor olsanız bile çalgıcı ayrı para, tuvaleti ayrı para ister.
- Turistik bölgede kazıklanmak olası, özellikle Havana’da üçkağıtçılar çok. Dikkat etmek ve iyi pazarlık yapmak ve satın aldığınız şeyin içeriğini iyice teyit etmek gerek. Örneğin ertesi gün için bir tur satın aldınız asla para vermeyin, ertesi gün adamı bulamayabilirsiniz.
- Kadın erkek herkes yere tükürüyor.
- Ara sokaklarda çok sayıda güzel restoran, bar v.s var. Tüm sokakları yürüyerek keşfetmek gerek. Güvenlik sorunu olmadığı için her yere girip çıkabilirsiniz.
- Sokaklar köhne, korkutucu, ıssız ve karanlık, geceleri ürkütücü ancak göründüğünün aksine çok güvenli.
- Mojito için barların happy hour saatlerini takip edin. Bira için ise biraver modunda bira veren yerler var daha uyguna geliyor. Genelde yerel insanların takıldığı yerler.
- Kadınlar çok rahat giyinir ama kimse de dönüp bakmaz.
- Kadınlar görüntüleri nasıl olursa olsun çok doğallar ve kendilerine güveniyorlar. Göbek, kilo, selülit hiç bir şey umurlarında değil.
- Internet parklarda ve bazı noktalarda var. İnternete bağlanabilmek için biraz uzunca Etecsa kuyruklarında bekleyip internet kartı almanız gerekiyor. Parkları ise çok aramanıza gerek yok bir sürü insanın elinde telefonu ile oturduğu bir yer görürseniz orada internet vardır.
- Marttan sonra akşamları serin oluyor. Özellikle sahile yakın yerler. Güneş yakıyor gölge üşütüyor, değişik bir havası var.
- Futbol, basketbol pek bilmezler. Parkta bahçede, çocukjlar okulda hep beyzbol oynarlar.
- Bizim Havana ‘da kaldığımız Casa’nın geceliği 25 Cuc tu. Gelmeden internetten ayarlamıştık. 30’dan 25’e düşürebildik yazışarak. Sonraki şehirlerde hiç rezervasyon yapmadık. Bu şekilde pazarlıkla daha ucuza kalınabiliyor. Örneğin Vinales ve Trinidad’da 15 CUC’ a kaldık. Fakat bu şekilde yer araştırmak için biraz yürümeyi göze almanız lazım.
- Marketlerin binaları büyük ama içlerinde pek bir şey yok. Raflar boş. Herşeyden birkaç tane var sadece.
- Biralar; Cristal (gazoz gibi), Bucanero (yüksek alkollü tadı güzel), Presidente (ikisinin arası).
- Geleneksel ev yemeklerinin yapıldığı aile lokantaları var “paladar” deniyor. 7-10 CUC arası yemek yiyebilirsiniz.
- Casa'larda genelde pencerelerde cam yok. Börtü böcek ve sivrisinek giriyor içeri. Seyahat cibinliği alırsanız rahat edersiniz.

Havana'da Malecon'daki Parkta Ata'mızın heykeli var.

Havana'da gece manzarası.

Kentin simge binalarından "El Capitolio"

Plaza Revolucion (Devrim Meydanı)

Plaza Viejo (Eski Meydan)

Malecon yolu.

Havana sokakları.
Malecon'da gün batımı.


Vinales (Binyales diye okunuyor)
- Tek katlı rennkli evlerin olduğu ufak, şirin bir kasaba.
- Kahve, tütün üretimi ve at çiftlikleri ile ünlü. Çevresinde doğal yürüyüş parkurları var.

- Vinales'te CUP restoran bulmak daha zor. Sadece ara sokaklarda birkaç tane gördük.
- Burada tüm hesaplara %10 kuver otomatik ekleniyor. Havana’da yoktu. Hesap gelince şaşırmayın.
- Turistler için olan otobüs şirketi Viazul yetersiz. Tek bir otobüs bütün ülkeyi dolaşıyor. Kesin En uzak yere bile dolmuş taksi gidiyor. Bunları kullanabilirsiniz.
- Vinales'te at turları saati 5 cup ancak at sahiplerinin olduğu Adela Azcuy caddesinin sonunda 4 saati 10 cuca bulmak mümkün.
- Vadide trekking yapılabilir, çiftliklere ve etraftaki mağaralara gidilebilir. Tura gerek yok.
- Mural adında duvarına dinozor resimleri boyanmış bir yer var. Giriş 3 cuc ama ilk icecek bedava.
- Mural'in üstüne miradora tırmanılabilir. Biraz kaya tırmanmak gerekiyor.
- Mural'e biz yürüdük (5km) ama taksi veya at arabasıyla da gidilebilir. Biz dönüşte ata arabasına bindik (3 cuc).
- Burada su bulmak büyük sıkıntı. Resmen karaborsa. Tüm marketlerde bitebiliyor. Bir gün resmen bulamadık, taa arkada sokaklarda bir arabalı satıcıda bulduk o da 3 CUC’tan verdi bir suyu.
- Vinales'te genelde beyaz hatta renkli gözlü ve kumral insanlar var.
- Tavuklar gerçek tavuk. Bol bol yiyin. Uzun zamandır böyle lezzetli ve gerçek tavuk yememiştik.
- Vinales'te kaldığımız evde akşam yemeği yedik. 8 cuc biraz pahalı olsa da çok lezzetliydi. Parayı haketti. Bir akşam yiyin. 



At turundan...

Tütün çiftlikleri.

Vinales sokakları.

Çiftçi.

Mobil manav.

Mural denen yer.

Mağaralara doğru gidiyoruz.


Trinidad:
- Renkli koloniyal evlerin, çok güzel sokak ve meydanların olduğu fotoğrafçılar için cennet bir yer. Küba’da en sevdiğimiz yer oldu.
- İki plaj var La Boca (halk plajı), Playa Ancon (turistik). Colectivo ile 2 CUC.
- Playa Ancon'un denizi pek hoşumuza gitmedi. Bulanık ve kirli gibi. Belki de gittiğimiz gün öyleydi. Şezlonglar 2 CUC.
- Trinidad'da Etecsa'nın olduğu aşağı taraftaki parkta ve meydan civarında CUP restoranları var.
- Trinidad'da 1 saat yer aradık. 6-7 casaya baktık. 25'ten başlayan fiyatları dolaşa dolaşa 15'e indirdik. Kaldığımız yer de güzel sayılabilecek bir yerdi.
- Burada şelale turları var ama kişi başı 45 cuc. Onun yerine biz yürüdük. Park girişi 10 cuc ama yürürseniz vermeyebilirsiniz. Biz yürüyerek ulaştıktan sonra giriş kapısına doğru devam ettiğimiz için yakalandık. Sağdan direkt şelaleye devam ederseniz bilet almanıza gerek yok.
- Şelaleye yürüyüşte dikkat! At çiftlikleri telörgüler ile yolu kapatmış. Altından veya üstünden geçmek gerekiyor. Çok keyifli bir yol değildi. Dönüşte ikimize de kene yapışmış! Buradakiler hastalık taşımıyor o nedenle direkt cımbızla çekip çıkardık.


Trinidad sokakları.


Santa Clara:
- Çok turistik olmayan ama Küba ve devrim için çok önemli bir yer. Diktatör Batista’ya silah taşıyan tren burada Che ve adamları tarafından raydan çıkarılmış ve silahlar direnişçilerin eline geçmiş Kısa süre sonra da Batista yenilgiyi kabul edip kaçmış zaten.
- İşte bu tren yani Tren Blindido hala raydan çıkarıldığı yerde sergileniyor.
- Santa Clara'ya colectivo ile kişi başı 10 cuc'a geldik. 10 cuc imkansız diyorlardı 20’den açıldı kapı ama biraz sabır ve pazarlık sonuç verdi.
- Santa Clara çok turistik değil. Daha sakin. Pek görülecek bir yeri de yok. Che’nin mozolesi ve anıtı ile Tren Blindido haricinde.
- Tüm Küba'da ki en çok marketi ve en büyüklerini burada gördük. Diğer şehirlerin aksine market rafları oldukça doluydu ve çeşit vardı.
- Burada da 15 cuc'a yer ayarladık.
- Santa Clara diğer şehirlere göre bariz daha ucuz.
- Ana meydandaki otelde yemek yedik. Kocaman tabakta yarım tavuk ya da 2 büyük dana biftek 6 cuc. Yanında pilav patates ve soslar dahil. En çok burada doyduk sanırım. Otel öyle lüks görünümlü gezgin girmeye korkuyor ama sonra fiyatları görünce daldık içeri.


Tren Blindido.

Santa Clara ana meydanı.

Che mozolesi ve anıtı.
- Meksikaya buradaki havalimanından geçiş yaptık. Taksiler 10 CUC’a götürüyor.


Bütçeli Gezme İpuçları
- Mutlaka CUP (MN-Moneda Nacional) bozdurun. CUP sadece Kübalı'ların parası değil. İsteyince veriyorlar.
- CUP geçen büfelerden 10-15 CUP’a pizza, 3 CUP’a dondurma, 10 CUP’a hamburger v.s alınabilir. Tat ve hijyen konusuna takılmayanlar için.
- Pazarlık, pazarlık, pazarlık! Pansiyonlarda, araçta, takside her yerde. 25 Cuc'tan açılan bir casa'yı 15'e ayarlayabilirsiniz.
- Otelde değil casa'larda kalın.
- Colectivo kullanın. Otobüsler çok pahalı ve sayısı az.
- Taksi kullanacaksanız, sizin gibi sırt çantalı ya da turist birilerini bulup bölüşün.
- Menülerinde fiyat yazmayan yerlerden uzak durun ya da oturmadan mutlaka fiyatlarını sorun.
- Gittiğiniz şehirlerdeki önemli aktiviteler için turlar olabilir ancak turlar çok pahalıdır. Araştırıp, sağa sola sorarak kendiniz gitmeye çalışın. Yürünebilecek yerlere yürüyün. Taksi ile gideceksiniz yine birkaç kişi bulup paylaşın.
- Küba'da su çok pahalıdı ve genelde suyun fiyatı yazmaz! Almadan fiyatını sorun. Ucuza almak için gördüğünüz her markete sorun. Ucuz bulunca birkaç tane alın. Genelde 2 CUC'a satılan 1.5 lt suyu biz en ucuz 0.70'e bulduk bir yerde.
- Kokteyl ve içkiler için happy hour saatlerini kollayın. Her restoranda farklı.
- Tüm bunlar için çat pat da olsa anlatacak, pazarlık yapacak kadar İspanyolca öğrenin.
      

13 Günde iki kişi toplam 830 EUR harcadık. Uçak bileti hariç, geri kalan herşey dahil.


16 Ağustos 2016 Salı

Mont Blanc (4.810 m) / Fransa-İtalya






Mont Blanc ya da İtalyanların dediği gibi Monte Bianco. Dağcılığa başladığımız günden beri hayallerimizi süsleyen bir kocaman beyaz dev... Alpler'in ve Kıta Avrupa'sının en yüksek dağı olan Mont Blanc, unvanını Avrupa kıta sınırının yeniden tanımlanmasıyla birlikte Rusya'daki Elbruz Dağı'na kaptırmıştı. Geçen yıl Elbruz'dan yediğimiz dayağın acısı henüz geçmemişken, bu sefer de orijinal en yüksek noktayla şansımızı denemeye karar vermiştik. Hatta planların ilk tohumu Elbruz'dan aşağıya inerken atılmıştı :) Zaten Avrupa'nın gerçek zirvesi burası değil miydi? Ekip de haliyle Elbruz ekibiydi. Ben, Selda, Mesut, Can. Biletler de Kadıköy'de bir akşam bira içerken gelinen gazla 10 ay öncesinden alınmıştı.

Evdeki hesap çarşıya uymadı tabi. Hele Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsan, plaza insanı olarak çalışıyorsan değil 10 aylık plan 10 günlük planlar bile çuvallayabiliyor. Bizim planımız da 15 Temmuz gecesi darbeye uğramıştı. Şirketimde izinlerin durdurulması sebebiyle 1 yıldır planladığımız ve hazırlandığımız bu faaliyete gidemeyecektim. Ne kadar uğraştıysam da izin konusunu çözemedim. Uçak biletlerini, kiraladığımız araç bedelini, emeğimizi, hayallerimizi yakarak İstanbul'da kalakaldık. Selda'ya ne kadar ısrar ettiysem de o da gitmedi. Sonrası bunalım bunalım ...

Değil dağa gitmek dağ adını duymak bile istemiyordum. Bir de tek izlediğimiz kanal olan Trek HD'de habire Mont Blanc dağı tırmanışı, Kilian Jornet'li Mont Blanc koşuları, Chamonix Ultra maratonu  bize nazire yaparcasına dönüp duruyordu. Birkaç gün sonra Mesut ve Can'dan gelen zirve haberiyle bir nebze olsun teselli bulduk.

2 hafta sonra şirkette izinler tekrar açıldı fakat benim dağa gidecek ne halim ne de motivasyonum vardı. Selda'nın bir hafta boyunca verdiği gaz ile gitmeye ikna olmuştum. Tüm hafta boyunca Pegasus ile uğraştım uçak biletimin iadesi için. Tüm hafta boyunca bir gün gitmeye karar veriyor ertesi gün vazgeçiyorduk. Ta ki perşembe akşamı saat 5'e doğru Pegasus uçak biletimi değiştirmeye onay verene kadar. C.tesi uçuş vardı, biz perşembe akşamındaydık. Hem kafa hem de fiziksel olarak toparlanmamız imkansız gibi görünüyordu. Apar topar çantaları hazırlayıp C.tesi Milano'ya uçtuk. Bu süreç boyunca o kadar olumsuz şey oldu ki acaba gitmemeli miyiz? Bu bir işaret mi? diye kendimize çok sorduk. Tırmanışa ne kafa ne de fiziksel olarak hazır değildim. En kötü gezer geliriz diye çıktık yola.    


13.08.2016 Cumartesi

11:30 Pegasus uçağı ile Milano’ya gidiyoruz. Daha doğrusu Bergamo'ya. Klasik bir Pegasus gerçeği olarak uçak 1,5 saat rötarlı kalktı.

3 buçuk gibi indik ama olumsuzluklar yakamızı burada da bırakmıyordu. Kiralık araç işinde bir sürü aksaklık çıktı. Arabayı da Polo demişlerdi Kia verdiler. Hem de en dandiğinden. Kiralama şirketi saçma sapan sigorta işleri, kredi kartı bloke sorunları v.s. çıkardı. Artık gücüm tükenmek üzereyken 5'e doğru çözdük problemleri, bir şekilde arabamızı aldık düştük yola.

Milano’dan Chamonix’e doğru yola çıktık. Mont Blanc tünelinde tam bir İstanbul köprü trafiği vardı. Yani Avrupa'nın dağına bile trafik getirdik ya artık söylenebilecek bir şey yok. Nasıl bir kara bulutla geldiysek...

Mont Blanc tünel trafiği.
21.30'da ancak ulaşabilmiştik kamp alanına. Ben artık iyice tükenmiştim. Geçen sefer kaldığımız kamp alanına (Camping Barrats) gittik Chamonix’te. Hemen çadırı kurup yattık. Çok keyifli bir kamp alanı burası. Son derece düzenli, temiz, bakımlı. Fiyatlara ciddi zam gelmiş 2011'e göre Euro'da artınca çadır bile ciddi maliyet (25 Eur).  Kamp kalabalıktı. Araçla girmediğimiz için ağaç altında bir yer verdiler bu sefer. Gece hava muhteşemdi. Kamp yerinden Mont Blanc'ın zirvesi ay ışığında parlıyordu. Bir tek bulut yoktu. Havanın birkaç gün daha bozmamasını dileyerek uyuduk. Daha doğrusu yorgunluktan sızdık. 

Barrats Camping girişi.
14.08.2016 Pazar

Yorgunluktan sabah gün ağarana kadar deliksiz uyumuşuz. Bugün Chamonix’i gezmeyi ve Aiguille du Midi’ye çıkmayı planlamıştık. Ama hava çok güzeldi, dağ pırıl pırıldı. Chamonix'te Tourist Info'dan önümüzdeki birkaç gün için hava tahmini aldık. Çarşambadan sonra hava bozuyordu. Yine kötü şans. Apar topar planları değiştirip Mont Blanc sen mi büyüksün biz mi diyerek bugün direkt dağa Tete Rousse'a çıkmaya karar verdik. Daha doğru dürüst dinlenememiş, irtifaya ve ortama alışamamışken 3.500 metreye çıkacaktık. Dağ için alalacele alışveriş yaptık herhangi bir şeyi unutmamış olmayı dileyerek. Çadırın yanında çimlerin üzerinde yaptığımız kahvaltıdan sonra çantaları hazırladık, çadırı söktük. Fazlalıkları arabaya koyduk. Kampinge 2 günlük kira vermiştik bir gününü iade aldık üstüne de az kullanılmış bi kartuş verdi adam (içi dolu gibi ama umarız dağda yanar) ve yine koştura koştura yola çıktık.

Lafayette’ e gittik araçla. Araba için otopark arama bir de yanlış tren garına gidince 12:30 trenini bir dakika ile kaçırdık. Sağlık olsun bu tip aksilikler artık bizim için sürpriz değil :) İstasyon çok sevimli. Doctor Who’nun kabininin büyükçesi. İçine girip başka boyutlara ışınlanası geliyor insanın.

Bindik trene gidiyoruz.
Tren dağların, tepelerin etrafından muhteşem manzaralar eşliğinde kıvrılarak Nid d'Aigle’ e (Kartal Yuvası) kadar gidiyor (2.400 m). Çoluk çocuk, yaşlı genç bir sürü insan bindi trene. Dağ ve spor buralarda bir kültür. 70-80 yaşında dedeleri, teyzeleri elinde batonla yürüyüş yaparken ya da 10 yaşında çocukları dağ maratonu koşarken görebilirsiniz. Etrafı ağzımız açık seyrederek çıktık yukarı. Çok güzel memleket vesselam...

Trenden manzaralar muhteşem. 
Sonra çantaları yüklendik. Alpin stil dağcılıkta kesinlikle yiyecek, içecek, çadır, uyku tulumu, kamp yükü taşımak yok. Her tarafta dağ evleri var ve tırmanışçılar burada kalıyor, buralarda yemek yiyor. Sadece teknik malzeme taşınıyor. Biz amele dağcılık kültüründen geldiğimiz için dağ evi falan bilmezük. Biz çadırımızı kurar, eşşek gibi taşır kral gibi yaşarız. Sonra da dizleri, beli hacamat ederiz. Benim çanta çok ağır diye çadırı Selda aldı. Yolun yarısına kadar o taşıdı.

Son durak Nid d'Aigle. 

Trenden sonra hafif bir eğimle patika yukarı yükselmeye başlıyor. Sağ tarafta dağın buzulu görünüyor (Bionnassay).  Buzula giden yol sağa doğru giderken, dağa giden yol solda dik bir patikaya dönüşüyor. Buradan düz – kayalık bir alana ulaşılıyor. Daha önce gelişimizde buraya kadar çıkmış ve geri dönmüştük. Dağ evini uzaklardan görmüştük.

Sonra patika epeyce dikleşiyor ve tek bir kişinin geçebileceği şekilde daralıyor. Genelde çok boşluk hissi yok ama bazı yerler fena değildi. Buralarda demir kablolar ile emniyet sistemi kurulmuş.

Tete Rousse'a doğru yükselirken.

Yükselmeye devam.

Her yerde dağ keçileri var. Buranın asıl sahibi onlar.

Tehlikeli geçişlerde sabit demir kablolar var.
Yavaş yavaş  yükselip buzula geldik ve yan geçişle Grand Coloir'ın (Büyük Kulvar) eteğinde kurulu Tete Rousse kamp alanına ulaştık. Hemen girişte bir danışma gibi bir kulübe yapmışlar. Görevli her gelene neyin nerede olduğunu, nereye çadır kurulabileceğini v.s. tüm bilgileri özet geçiyor. Adam her gün buraya işe geliyormuş :) Biz de plazaya gidiyoruz ne var!!!! :)

Ve sonunda Tete Rousse'dayız. Karşımızda Bionassay Buzulu.
Kamp alanı buzul kaya karışımlı. Tuvalet var ve uçak wc si gibi vakumlu. Poşetlerle toplayıp, vakumlayıp dışarıda istifleniyor ve periyodik olarak helikopter gelip alıyor. Dağa hiç bir şey atılmıyor, bırakılmıyor. Adamlar doğalarına gözleri gibi bakıyorlar. Neyin kıymetli olduğunu çözmüşler.

Çadır alanları biraz küçük bizim çadır için. Neyse kayaların arasında karsız bölgede bulduk bir yer. Kalabalıktan uzak durmaya da çalıştık. Kurduk çadırımızı akşam menüde bir dağ klasiği makarna vardı. Gün batımı fotoları çektik. Manzaramızda önümüzde buzul, yanımızda ise Grand kulvar vardı. Çadırda dinlendik. Dağ evine gittik, kahve içtik. Herkes dağ evinde yemek yiyordu. Kendimizi biraz gariban hissettik :) Burada gece kalma kişi başı 50 euro, akşam yemeği 20 euro. Baya tuzlu. Tete Rousse da bu dağda çadır kurulmasına izin verilen tek yer.

Hava açacak mı endişesi...

Makarnamız kaynıyor.
Niye dağa çıkıyorsun diyenlere verilecek yanıtlardan bir tanesi.
Bionassay Buzulu'nda gün batımı.
15.08.2016 Pazartesi

Sabah 4 gibi kalktık.  Başka ekipler de kulvarı tırmanmaya başlamıştı. Gün ağarmadan geçmek gerekiyor orayı, hava ısınınca kulvarda bir taş yağmuru başlıyor. Mont Blanc teknik olarak aşırı zor olmasa da dikkat gerektiren bir dağ. Özellikle Grand Coloir'da taş düşme riski. Buzulda ise tehlikeli kılçıklar, yan geçişler v.s. var. Çok da kalabalık; devamlı inen çıkan eksik olmuyor rotada.
Karanlıkta önceki ekiplerin açtığı izlerden karlı kısmı çıktık. Kulvarın hemen öncesinde dikleşiyor kar geçişi. Kulvara girdikten sonra taş düşen kısmı çok hızlı koşar adım geçtik. Çok dik, kimi zaman çelik tellere tutunarak tırmandık. Burası için herkeste parmaksız ferrata eldiveni vardı. Sebebini sonra anladık. Demir kablolardan kopan ince teller parmaklara batıyor ve kanatıyor. Siz siz olun eldivensiz gitmeyin.  Birkaç kişi soldaki sırttan çıkmaya çalıştılar, ancak yukarıdan yan geçiş yaparlarken taş düşürme ihtimalleri çok yüksek olduğu için önden giden ekipler bağırdılar bu adamlara. Birkaç kişiyi de helikopter aldı hiç sormadan. Muhtemelen helikopter parasını da onlara kitlemişlerdir :)

Grand Coloir.
Grand Coloir'da tehlikeli yan geçiş. Burayı koşar adım geçmek gerekiyor. 
Kulvarda yükseliş. Tete Rousse aşağılarda kaldı.
Kulvarın sonuna yaklaşıyoruz. Dağ evi göründü.
Rotanın her yerinde basit ferrata tırmanışları var.
Artık son adımlar.
Gelmek üzereyiz. Göründüğü kadar dik :)



Uyku tulumları, bivak, mat v.s içeren kısmi kamp yükü ile tırmanış zor oldu. Teknik malzemeleri de ekleyince çantalarımız ciddi derecede ağırdı. Tırmanışta hep eller kayada idi. Hava güzeldi; kayalarda kar ya da buz da yoktu. Kulvarın sonunda, kaya tırmanışının bittiği ve küçük tesisin olduğu yerde bir anda her yer bembeyaz oluyor.

Kaya etapları bittikten sonra dağ evine ulaşmak için geçilen buzul parkuru. 
Kayalardan dik ve zevkli tırmanışlarla sonunda Gouter dağ evine ulaştık. Dağ evinin kafesine çıkabilmek için terlik giyiyorsunuz;  ayakkabı ile yasak. Kazma, krampon vb de mutlaka bırakılması gerekiyor. Her numaradan terlik var. Diğer ekipmanlar için de kutular ve dolaplar var. Adamlar her detayı düşünmüş. Oyalanmadık orada, hemen tekrar yola çıktık bivak kulübesine doğru.

Normal tırmanış planında 2.gün burada kalınıyor. Fakat biz yine maliyet düşürmek için burayı pas geçip Vallot Bivak kulübesinde beleş gecelemeyi planlıyoruz. Zira buranın geceliği kişi başı 90 Euro. Yemek içmek de ekstra tabii ki.

Düzlüğe ulaştık arkada Gouter Dağ Evi.
Dağ evinin yemekhanesi. Çok temiz ve bakımlı. 
Bivak kulübesine ulaşmak için ilk önce düz sonra epey dik bir kar yürüyüşü yapılıyor. Sezonda buzul üzerinde direkt patika oluşuyor hava açıkken rota çok belirgin. Bu  sırtı aşıp tepeye ulaşınca dağ evi görünüyor uzakta. Hava tamamen açıktı. Bu iyi bir şey ama buzulda kavruluyoruz. Yanmayalım diye yüzümüzü gözümü sardık sarmaladık. Yavaş yavaş yükseldik buzulda açılmış izler üzerinde.

Tekrar tırmanışa başladık.
Güneş yakıyor.


Biz de yakıyoruz :)
Sonunda Vallot Sığınağı göründü.
12 gibi Vallot Bivak Kulübesine ulaştık (4.362 m). Kulübe, buzulun bittiği bir kaya bloğu üzerine kurulmuş. Arkada tarafı tamamen uçurum. Ön tarafı ise buzul. Tuvalete giderken bile krampon takmalısınız. Kapısı da bir garip alttan yukarı doğru giriliyor. Kramponlarla içeri girmek zordu gerçekten demir merdivenden. Binanın kendisi de metal. Burası aslında acil durumlar için sığınma amaçlı yapılmış. Normalde planlı kalmak yasak. Fakat bizim gibi beleşçiler bu olayı çözdükleri için artık devamlı burada bir kalabalık var. Dağ evi statüsünde olmadığı için temizlik, bakım v.s de yok. Bu nedenle içerisi çok pisti. Her taraf alüminyum battaniye kalıntıları, boş kartuşlar ve çöp doluydu. Bir köşeyi temizleyip yerleştik. Duvar kenarına eşyaları yığdık soğuk gelmesin diye buradan.

Sığınağın içi resmen çöp ev gibi.
Sonra 4-5 kişilik bir grup geldi İspanyol. Adamlar akşama kadar hiç susmadılar. Sonra Polonya'lılar geldi. Ne tesadüf onlardan biri de İspanyol'ca biliyormuş o da katıldı muhabbete. Bağıra bağıra konuştular. Selda yine de uyudu. Ben devamlı kar toplayıp erittim 2-3 sefer dışarı çıktım girdim. Giyin, soyun, krampon tak çıkar derken perişan oldum. Arada birileri geldi gitti. Dangur dungur krampon ve metal zeminin sesi; konuşmalar; yemek pişirenler, kar getirip su kaynatanlar. Epey hareketli idi ortam J Sabaha kadar giren çıkanın haddi hesabı olmadı küçücük kulübeye ve her giren çıkanın kramponlarıyla metal merdivenleri şaklatmasıyla bir çok kez uyandım. Verimli bir gece olmadı benim için, iyi uyuyamadım.

Giriş kapısı.
16.08.2016 Salı

İlk plan 4 te kalkmaktı gün doğumu ile çıkacaktık yola ama neredeyse tüm kulübe kalkıp hazırlanınca biz de kalktık 3 buçuk gibi. 5 gibi çıktık yola; kramponlar, kemerler vb derken uzun sürdü hazırlanmak. Hava soğuk değildi ve rüzgar da çok azdı. İlk önce zirve eteğinde epey dik bir yolu S’ ler çizerek çıktık. Yukarı doğru bakınca dağın sırtında bir sürü kafa lambası vardı. Aşağıdan Gouter'den gelenler de vardı bir sürü.

İp birliğinde tırmanıyoruz.
Alpler'de gün ağarıyor.
Dik kılçıklardan sonra ulaştığımız düzlükte kısa bir mola. Arkadan gelenler görünüyor.
Yavaş yavaş çıktık yolu. Sona doğru epey dikleşti yol ama basamak olmuştu resmen. Diğer ekiplerle uyumlu idik. Kimseyi yavaşlatmadık, kimseyi de geçmeye çalışmadık. Bu dik sırt sonrasında hafif düzlük bir yere çıkılıyor. Hafif alçalıyor ve sonrasında ilk kılçık geliyor. Korktuğumuz gibi değildi kılçık. Ama sonra bir buzul çatlağından yukarı doğru geçişe geldik. Burada kısa ama dik bir buz tırmanışı vardı. Emniyet sistemi kurulmuştu, ipi emniyete geçirip kazma ile tırmanmak gerekiyor. Burada biraz oyalandık.

Buzul çatlağında kısa ama dik bir tırmanış.
Sonra yukarı doğru epeyce bir kılçıktan geçtik. Kılçıklarda izler belirgin ancak sağı solu uçurum. Düşen ölür. Bir de kalabalık sorun oluyor. Daracık yerde karşıdan gelen olduğu zaman bir tarafın izden çıkıp, uçurum tarafına geçerek yol vermesi gerekiyor. Genelde çıkana yol veriliyor. Tam zirveye geldik dediğimizde arkada bir tepe daha gördük. Biraz moral bozsa da artık yaklaşmıştık.

Beklediğimizden daha erken bir saatte 7 gibi zirvede idik.  MONT BLANC ZİRVEEEE…


Sonunda geldik :)
O kadar uğraş ve sinir harbi sonrasında çok şükür Avrupa'nın çatısındaydık nihayet. Çok soğuktu, güneş tam doğmak üzere idi. Soğuktan ellerimiz dondu resmen. Selda'nın kaz tüyü eldivenlerini aldım da biraz kendime geldim. Zıpladık hopladık ama ısınamadık bir türlü. Zirvedeki herkes zıplayıp, ellerini ısıtmaya çalışıyordu. Çok komik bir görüntüydü. Bir tek üşüyen biz değilmişiz hava ciddi soğuktu sanırım. Dudaklarımız morardı resmen. Dişlerimizin takırdamasından konuşamıyorduk. Acele birkaç foto çektik.  Doğru dürüst etrafa bile bakamadık.

Soğuktan suratlarımız ekşimiş :)
Muhteşem manzaranın keyfine varamadık soğuktan.


Yedi buçuk gibi aşağıya inmeye başladık. İnerken kılçık daha kötü geliyor ve çıkanlara yol vermeniz gerekiyor. 9 da bivak kulübesinin orada idik.

Dönüş yolundayız. Kılçıklar şimdi daha ürkütücü görünüyor.
Hava ısındı sonunda. Keşke 1 saat geç çıksaymışız diye düşündük. Sabah o tepeyi nasıl çıkmışız inanamadım. Üstümüzü başımızı toparlayıp Tete Rousse’a inişe geçtik.

Sabah çekemediğimiz fotoğrafları dönüşte çekiyoruz.
Gouter’e 10:40 da vardık. Bu sefer paraya kıyıp omlet yedik. Yorulmuşuz. Karnımızı doyurduk ve dinlendik biraz. 12.15 gibi tekrar yola çıktık. Kayalardan inişe geçtik aşağı doğru. İniş kolay geldi. Çelik halatlara asılarak geri geri indik; çok zevkliydi.

Grand Coloir hatırası.

Bu ferrata olayı çok zevkliymiş. İlk fırsatta Dolomitlere gidelim diyoruz :)



Grand Coloir'a geldiğimizde tüm dağ kapandı, yağmur çiselemeye başladı. İyi ki bir gün erken gelmişiz dedik. :) Kötü şans bulutu üzerimizden gitmişti artık.

Kamp alanına geldik, çadıra girdik ve yağmur/dolu başladı. Acayip yağdı gökgürültülü. Tam zamanında çadırdayız, bir de gök gürlemese :)


17.08.2016 Çarşamba

Yedi buçuk gibi kalktık. Bayat ekmek ve kalan son peynirle kahvaltı yaptık. Tahin pekmez de yedik. Çok güzel geldi J Çadırı topladık. Ama etrafa koyduğumuz taşlar ve çadırın üstü donmuştu. Hava da soğuktu, henüz güneş gelmemişti vadiye. Üşüyerek toplandık.

9 da Tete Rousse'dan inişe başladık. 11.30'da istasyonda idik.
12.30 treni ile aşağı indik. Yine son dakikada kaçırdık bi önceki treni.
Arabada hemen ayakkabıları, üstümüzü başımızı değiştirdik. Dağdan sonra burası çok sıcaktı. Lapause’da, tren istasyonunun yanındaki restaurantda hamburger ve kızartmayı yuttuk resmen. Bu macerayı da geride bırakarak yola çıktık Cenevre’ye doğru.

Yıllar önce Fransa'dan aldığım kazmam gerçek yuvasına kavuştu :)



Arkada Chamonix.
İki inatçı keçi :)