• Önder

Elbruz (5.642 m)... Dans ve Renk!

En son güncellendiği tarih: 17 Eki 2019

2012 Kilimanjaro, 2013 Demavend, 2014 Kazbek 'ten sonra bu seneki yurtdışı 5.000'lik hedefimiz yine komşu coğrafyamızda bulunan Elbruz Dağı oldu. Bizim deyimimizle Elbruz, genel bilinen ismi ile Elbrus (Rusya'da olduğu için, ben sonundaki rus kısmını Rusya ile bağdaştırmıştım ama alakası yokmuş) Ulu (Kutsal) Dağ manasına geliyormuş ve aynı zamanda İran'da Demavend Dağı'nı da barındıran Alborz sıra dağları ile aynı kelime kökünden değişime uğramış.


Elbruz, Kafkas sıradağlarında bulunan ancak volkanik özellikte bir dağ. Bu nedenle bizim Ağrı, Demavend gibi dağlar ile kuzen sayılabilir. Elbruz bir stratovolkan. Doğu zirvesi 5.621 mt ve batı zirvesi 5.642 mt.. Elbruz'un Bin dağ, Sonsuz Dağ, Kutlu Dağ, Ruhların Kralı, Mutluların Yeri, Kutsal Yükseklik ve Dillerin Dağı gibi anlamları var.


Elbruz'un bir diğer önemli özelliği ve yıl içerisinde çok sayıda dağcıya ev sahipliği yapmasının sebebi de 7 Summits (sonradan 8 oldu galiba) denen ve her kıtanın en yüksek zirvesine çıkılmasını hedefleyen dağcılık maratonunda, Avrupa'nın en yüksek zirvesi olarak kabul edilmesi. Aslında uzun yıllar boyunca Avrupa'nın en yüksek zirvesi aynı zamanda Alp silsilesinin de en yüksek dağı olan Mont Blanc'ın 4810 metrelik zirvesi sayılmıştı ancak doğu blokunun yıkılması ile Rusya'nın Avrupa ülkesi olması ve aslında coğrafi Avrupa'nın, Kafkas Dağları'ndan başladığının kabul edilmesiyle Mont Blanc'ın pabucu dama atıldı. Şu an her iki zirve de kabul ediliyor sanırım.


Bu faaliyeti mensubu olduğumuz İstanbul Dağcılık Kulübü'nden sevgili dostlarımız Mesut ve Can ile birlikte planladık. Elbruz Dağı'ına nasıl gidilir, nasıl ulaşılır konusunda ilk araştırmalara başladığımızda bu dağın daha önce hiç adını duymadığımız Kabardino-Balkarya denen bir özerk cumhuriyet sınırları içerisinde yer aldığını ve daha da ötesi buraya çok yakın bir kasaba olan Mineralyne Vody'ye direkt uçuş olduğunu öğrendiğimizde şaşırdık kaldık. Bir diğer şaşkınlığı da aslında bu dağın geçen sene Kazbek sonrası gittiğimiz Mestia ve son gün yürüdüğümüz Ushba Dağı yakınlarındaki Koruldi Gölü'nün nerdeyse hemen arkasında olduğunu tespit ettiğimizde yaşadık. Keşke geçen sene Kazbek sonrası direkt buraya devam etseymişiz diye de hayıflandık. Çünkü direkt Kazbegi'den karayolu ile buraya ulaşım varmış. Neyse sonuçta bir de Rusya'ya gelmemiz gerekiyormuş. Gerçi buranın adı Rusya ama yerini Rusya haritasında bulmak bile zor. Kafkas Dağları'nın arasına sıkışmış kendi halinde bir yer. Öğrendik ki burada Balkar Türkleri yaşıyormuş ve 2. Dünya Savaşı'nda Almanlar'la iş birliği yaptıkları gerekçesiyle Stalin tarafından buraya sürülmüşler. Yani anlayacağınız sürgün yeri bir bölge. Ulaşımı zor, havası soğuk, her yere uzak, tarım v.s desen mümkün değil ama bir o kadar da güzel bir yer olduğunu gidince gördük.


Tüm sarı renkli yer Rusya. Kabardino- Balkarya Cumhuriyeti ise kırmızı ile işaretli yer.

14.08.2015 Cuma

Rusya Elbruz maceramız Sabiha Gökçen'den 23.20'de kalkması gereken, ancak alışık olduğumuz gibi yarım saat rötar yapan Pegasus uçağına binmemizle başladı. Neyse ki bu sefer Kazbek gidişinde olduğu gibi kıl payı yetişmek zorunda kalmamak için abartılı erken çıkıp erken saatlerde havalimanında olduk ve rahat rahat uçağa yetiştik.


Uçakta bizimkilere benzeyen ama bir taraftan da pek benzemeyen türbanlı kadınlar vardı. Bunlar kim acaba diye düşünürken Balkar'ların müslüman oldukları aklımıza geldi ve ilk defa türbanlı Rus görmüş olduk.

Balkarlar beyaz tenli, koyu kalın siyah kaşlı, uzun yüzlü bir halk. Hatta Bulgar'ların da ataları oldukları rivayet ediliyor. Erkeklerin hatta kadınların da sert çizgileri var, soğuk ve sert coğrafyadan olsa gerek. Cumanın yorgunluğuyla uykuya daldık. Sorunsuz 1 buçuk saatlik uçuştan sonra Mineralyne Vody Havalimanı'na ulaştık.


15.08.2015 Cumartesi

Mineralyne Vody (sonradan öğrendik ki mineral water - maden suyu demekmiş Rusça) havalimanı bizim Anadolu otogarlarından hallice bir yer. Daha çok Türkiye'de çalışan Balkarlar gelip giderken kullanıyorlar ve kadınların da bavul ticaretinin merkezi.


İran, Gürcistan derken buraya da vizesiz elimizi kolumuzu sallaya sallaya giriş yapmak çok güzeldi. Girişte sadece bir form doldurmak yetiyor ancak bu formu çıkışta geri vermek üzere seyahat boyunca saklamanız gerekiyor. Kaybederseniz ne olur işte onu bilemiyorum gerçekten. Ama vizesiz seyahat ayrı bir rahatlık hakikaten. Hele o mağrur, burnundan kıl aldırmayan Avrupa'lıların ülkelerine gitmek için yaptığımız türlü maymunluklardan sonra. Vizesiz olmasına rağmen aslında ilk girişte 2 metrelik Rus abileri görünce ve önümüzde sırada bekleyen birkaç kişiye sorular sorulunca önce biraz çekindik ama sorunla karşılaşmadan pasaport kontrolünden geçtik. Neyse ki çantamızı da hiç kontrol etmediler, açtırmadılar.


2019 Edit: Rusya'ya giriş için artık vize talep ediliyor maalesef. :(

Gitmeden önce Cheget Bölgesi'ndeki Laguna Hoteli ayarlamıştık. Aynı otelde kalacak olan başka bir Türk ekibi de varmış. Otel görevlisi bize bu bilgiyi vermişti ve otele ayarlattığımız ortak bir araç ile onlarla birlikte otele gitme kararı almıştık. Bu şekilde kişi başı maliyeti yarı yarıya düşürmüş olduk. Uçakta birkaç tane daha Elbruz ekibinin olduğu gözümüze çarpmıştı bu arada.


Dışarıda öbür ekip şoförü bulmuş, İngilizce bilmiyordu tabii. Mavi gözlü orta yaşlı kırmızı suratlı bir adamdı. Araç epey uzakta idi. Amca otopark parası vermemek için aracı dışarıda abuk bir yere parketmişti. Çantalarla yürüyüş biraz zorladı çünkü eşyalarımız Nepal hatırası duffelbag'lerimizdeydi. Bunlar seyahat için iyi ama taşımak hayli güç. Araca yerleşince şoför amca direkt parayı istedi, biz de otelde vereceğiz diye bir şekilde anlattık. 10 kişi minik, eski püskü, her tarafından hava kaçıran, dağılmak üzere olan bir minibüse tıkıştık resmen. Bizim oturduğumuz yer iyiydi yine ama diğer grubun durumu vahimdi.


Çok kötü bir yolculuktan sonra Cheget'teki Otel Laguna ya ulaştığımızda saat sabah 6 gibiydi. Bu arada Balkarya Gürcistan ile aynı meridyende olmasına rağmen Rusya yerel saatini kullandığı (Moskova) için Türkiye ile saat farkı yok. Yolda hepimiz perişan şekillerde uyuduk. Aracın içi buz gibiydi. Gün doğarken ara ara gözlerimi açabildim, manzaralar muhteşemdi. Ama garip yüksek katlı binaların olduğu karamsar kasabalardan da geçtik. Çam ağaçları vb Baksan Vadisi gerçekten çok güzel.


Otele geldiğimizde yine odalara çıkıp 9'a kadar uyuduk, çok yorulmuşuz. Otel çamların içinde, yanında debisi inanılmaz yüksek, buzul suları ile coşmuş Terskol nehri var, sesi geliyor acayip. Bizim Uludağ'daki otellere benzeyen bir kayak oteli burası aslında. Bu bölge de bir kayak cennetiymiş bu arada bunu da daha sonradan öğrendik.


9 buçuk gibi kahvaltıya indik. Ama masada birkaç parça kurumuş çedar peyniri vardı. Bir de sütle yenen kahvaltılık zımbırtılardan vardı. Suratlarımız çok komikti, kahvaltı bu mu diye :) Sonra son günlere doğru bir şekilde anlaşmayı başardığımız garson kız oturun işareti yaptı. Patatesli bir şey, buğdaydan garip bulamaç, yumurta falan getirdi neyse ki.


10 buçuk gibi odada idik, hazırlanıp dışarı çıktık. Otel Laguna Terskol un altında Cheget Bölge'sinde kalıyor. Yürüme mesafesi 15-20 dk civarında.  Terskol nehrine pararlel giden Terskol köyü yolu üzerinde 2 tane malzeme kiralayan dükkan var. Kultur Multur'de çalışanlar  iyiler, ama malzemeler daha eski. 7 Summits Club'daki malzemeler daha kaliteli ve yeni ama çalışan adam resmen hastaydı, gıcık adam. Hastalık derecesinde titiz birisi galiba. Fiyatlar ise aşağı yukarı aynı. Selda'ya plastik bot baktık numara bulabilir miyiz acaba diye, vardı küçük numaralar da. Nepal'de Island Peak tırmanışı için Selda'ya kiraladığımız bot oldukça dandikti. Her tarafı kopuk, aşınmış nereyi tutsan elde kalan bir plastik botu kiralamak zorunda kalmıştık çünkü küçük numara bulamadık. Neyse ki burada çeşit boldu. O kadar çok tırmanmaya gelen var ki. Bu kiralama işi bizim ülkemizde yok ne yazık ki.


Sonra köye gittik, bakkallarda ev yapımı gibi biralar (evet açık bira), kurumuş balık (Sonradan yedik.. Çekirdek yerine bunu yiyorlar çerez olarak galiba :) )


Rus askeri binasını bulduk tırmanış izni almak için. Camiden biraz daha yukarıda. Burada türbanlı kadınlar, cami v.s. görünce gerçekten Anadolu'da bir yere gitmişiz gibi hissettik. Genç bir asker ilgilendi bizimle. Neyse ki İngilizce bilen 2 genç daha geldiler, onların sayesinde formu doldurabildik. Bu arada Balkar'ların değişik bir Türkçe konuştuklarını da ilk burada öğrendik. Zorlayınca anlaşılıyor gibi ama her zaman değil. Sayılar falan aynı. Bir de Türkiye'den geldiğimiz için İran'da ki kadar olmasa da hürmet gördük. Teşekkür edip ayrıldık. Çok resmi geçeceğini, askerlerin bin türlü soru soracağını düşünmüştük. Gayet geyik geçti.


Tırmanış iznimiz.

Aşağı doğru yürümeye başladık, Paxat (Rahat) Cafe'ye gittik. Dağların arasında kalmış, çam ormanlarının içinde, huzurlu bir köy. Herkes koşuyor, spor yapıyor, bisiklete biniyor. Maalesef köyde ağaçların arasında bir sürü inşaat var. Burada da doğa katliamı vardı ne yazık ki.


Terskol Merkez Camii.. :)

Rahat' da Kafkas kıyafetleri giymiş çok şirin bir kız bizi karşıladı. Türkiye'den geldiğimizi öğrenince gayet güzel Türkçe konuşan bir genci çağırdı. Onun sayesinde sipariş verebildik. Türkçeyi dizileri seyrederek öğrenmiş çocuk.


Rahat (PAXAT) Cafe

Karnımızı bir güzel doyurduk, hatta abarttık. Ben Şhorba diye bir çorba içtim (bizim çorba işte). Haşlanmış et, patates, dereotu ve sarımsak vardı içinde. Oldukça sağlıklı bir çorba. Can ve Mesut ‘da lagman çorbası içtiler. Salçalı, etli, sebze ve erişteli ( bu eriştelerden satıyorlar dükkanlarda). Yemek gibi lezzetli bir çorbaymış. Selda da peynirli çiğ börek yedi. Çiğ börek, çiğ börekti :) Dereotu vardı içinde. Seviyorlar dereotunu, her şeyde bolca kullanıyorlar. Yemek menüsünde resmen yemek isimleri Türkçe idi. Mantı, çorba, çibörek v.s. yabancılık çekmedik.


Bira içsek mi, içmesek mi derken, restaurantın sahibi 4 bira gönderdi ikram olarak. Buz gibi Stella; çok sevindik :) Sohbet, muhabbet.. Sonra kız çay (aynı şekilde söyleniyor) ister misiniz dedi, isteriz dedik.  Cam demlikte, altında mum yanan bir aparatla geldi çay. Sunum çok başarılı, mekan da öyle. Bundan sonra burası klasik mekanımız oldu.


Geriye otele doğru yürüdük. Resepsiyondaki kız Antonina ile barrel (üst kampta kalınan sığınaklar) olayını konuştuk. Yarın sabah erken çıkacağımızı ve öğlen yemeğimiz için paket yapıp yapamayacaklarını sorduk. Gözlemeye benzeyen khichin (hıçin diye okunuyor) diye bir şey yapacaklar. 7 buçuk gibi odalarımıza geçtik. Yarınki Cheget faaliyeti için hazırlandık. Yorulmuşuz. Nehrin sesi eşliğinde uyuduk.


16.08.2015 Pazar

Sabah 6 buçukta uyandık. Kahvaltıya indik. "pişi" (mayalı hamurdan annelerimizin kızartması) vardı :) Pudra şekeri ile süslemişler. Çok güzeldi. Yumurta da vardı. Tıka basa yedik, buradaki kahvaltı olayını 2.gün çözmüştük; önce 1-2 peynir ve mısır gevreği oluyor. Korkuyorsunuz başka bir şey gelmeyecek diye sonradan gelsin hamur işleri, börekler, omlet v.s.


Kahvaltıdan sonra bu sefer otelden çıkıp sol tarafa, Cheget’e doğru yürüdük. 10-15 dk falan sürüyor yürüyerek Cheget. Bu kısım tam bir kayak merkezi.


7 buçuk gibi teleferiklerin orada idik. Teleferik istasyonu tam köyün meydanında. Yazın da yürüyüşçüler dışında bir sürü insan buraya gelip teleferikle yukarı çıkıp manzaranın tadını çıkarıyor. Biz yukarı yürürken, bir sürü kişi de teleferiği kullanıyordu.  Biz tabi dağcılığın kaderi olarak teleferikle üstümüzden geçen onlarca kişinin altından yürüyerek dimdik yokuşa tabanvayla vurduk.


Hediyelik eşya dükkanları, restoranlar, oteller de var meydanın etrafında.  Daha açılmamıştı dükkanlar. Terskol’dan daha güzel burası kesinlikle.


Teleferiğin tam altında geniş bir patika yukarı çıkıyordu. Burasıdır yol diye düşünmüştük ama Mesut’un GPS ine göre rota biraz sağdan başlıyordu. Teleferik istasyonun sağından, otellerin arkasından orman içinde yürümeye başladık. Patika gidiyordu ancak bir noktada kayboldu yol yarım saat sonra ve geri döndük. GPS e göre de geçmiştik girişi. Dönerken sağda yukarı çıkan çok dar bir patika gördüm ben. Mesut'un rotaya göre de burası giriş noktası idi. Oldukça dikti. Tam o sırada 2 kişi geçiyordu. Onlara sormaya çalıştık, anladığımız kadarıyla çıkıyordu yol Cheget’e.


Yürümeye, daha doğrusu tırmanmaya başladık. Dik, dar ve çam ormanı içinde 1 buçuk saat kadar sonra teleferiği kestik. Yola ulaştık. Burada tesisler, kafeler vardı.


İlk teleferik istasyonundan önce

Cheget yolunda yoldaşımız..

Biraz dinlenip, manzarayı seyredip tekrar yürümeye başladık. Epey kalabalıktı tesisler, teleferikle gelenler nedeniyle. 


İkinci teleferik istasyonuna doğru.

Biraz yoldan yürüdükten sonra 2 yürüyüşçü ile karşılaştık aşağı doğru giden. Zirveyi sorduk, biz gitmedik yasak olduğu için dediler. Oteldeki kız da bahsetmişti bundan. Zirve, Gürcistan sınırında olduğu için eğer izin alınmamışsa, askerlerle karşılaşıldığında sorun olabiliyormuş. Hatta gözaltına alınanlar olmuş. Her ihtimale karşın pasaportlarımızı yanımıza almıştık. (Antonina öyle birşey olursa mutlaka bizim oteli söyleyin diye uyarmıştı bizi.)


Biraz sonra 2.teleferiğin bitiş noktasına ulaştık. Burada da tesisler vardı. Hava kapalı bugün. Yağmur yağdı yağacak. Elbruz’u hiç göremedik. Tamamen bulutlarla kaplıydı. Alt taraftaki buzullar görülebiliyordu sadece.


Elbruz'un alt buzulları.. Zirve ne yazık ki bulutların arasında

Biraz daha yükselince uyarı tabelasının olduğu yere geldik. Buranın Gürcistan sınırı olduğunu ve daha ileri gitmenin yasak olduğunu belirten bir tabela idi. Öndeki grup uyarıyı umursamadan yürümeye devam ettiler. Bizim memlekette bu tip tabelalarda yazanların tersini yapmak zaten olağan bir şey. Durur muyuz? :) Biz de devam ettik tabi onlardan güç alıp.


Gürcistan sınırı tabelası.

1 saat sonra CHEGET ZİRVE de idik saat 11 buçuk civarında. Zirve yolu hafif bir eğimle paralel giden çok rahat bir yol. Zirve altında rahat geçilebilen kayalık bir alan var. GPS zirvede 3.475 m'yi gösteriyordu.


Cheget Zirvede biz.. Arkada Elbruz. Hava felaket. :(

Dönüş yolunda..

Muhteşem Kafkas manzarası.

1 saate yakın durduk orada. Sonra yavaş yavaş inmeye başladık. 2.istasyonun orada kafede çay içtik, oturduk biraz. Kafeyi işleten kadın çok şekerdi, şişe su satın almak istememize rağmen bize, dağ suyunun daha taze ve bedava olduğunu söyleyerek satmadı. Şişelerimizi çeşmeden doldurup bize verdi. (Her yerde çeşmeden su içilebiliyor burada.) Gerçekten şaşırdık, para kazanabileceği yerde bize bu şekilde yardım etti. Aslında belki gayet insani ve doğal ama o kadar unutmuşuz ki böyle şeyleri şaşırdık doğrusu.


Bisikletçiler.. :)

3 gibi aşağıda idik. İnişi normal parkurdan, yoldan yaptık. Tahmin ettiğimiz gibi teleferiğin hemen altındaki geniş yoldan indik. Cheget meydan kalabalıklaşmış. Bir de pazar günü olduğu için sanırım ipini koparan buraya kaçmış. Restoranlardan mangal kokuları geliyordu, nefisti kokular.. :)


4 buçukta tekrar çıkıp eksik malzemelerimizi kiralamaya gittik. Karabinadan batona, emniyet kemerinden gözlüğe kadar her şey kiralanabiliyor. Tozluk bile kiraladı Mesut. Sonra Terskol’daki bir bakkaldan su, peynir, ekmek, kurabiye, makarna, elma, limon, zeytin, gofret, ceviz aldık. Hepsi yaklaşık 1650 ruble tuttu. Akşam yemeği için Rahat kafeye gittik; sonrasında otele dönüp, malzemeleri bölüştük, çantaları yerleştirdik.


17.08.2015 Pazartesi

Sabah alarm çalmadan 8'de kalktık. Çadırı, matları filan da aldık hosteli beğenmeme ihtimaline karşın. Belki çadır kurarız diye düşündük. Epeyce yükümüz var, yukarıya su da taşımamız gerekli su kaynağı yok çünkü (ya da kar-buz eritmek gerekiyor veya hayli fahiş fiyata kafeden satın alınabiliyor.)


Kahvaltıya indik. Reçelli pancake vardı. Akşamdan 16 tane pudra şekerli "pişi" siparişi vermiştik dağa götürmek için. Kutu gelince şok olduk. Koca kutunun içinde 60 tane tatlı getirmişler. Bir ay yeriz artık.:) Garson kızla karşılıklı bakışarak gülüştük. Yine işte dillerin azizliği biz İngilizce "sixteen" dedik onlar "sixty" anlamışlar. Neyse sonra anlaştık Antonina gelince, fazlasını bıraktık sorun çıkarmadılar.. 16 tatlı için 240 ruble verdik. Elbruz maceramıza böyle bol tatlı ile başlamış olduk :)


Nihayet heyecanla beklediğimiz Elbruz’a kavuşacaktık bugün. Otel görevlisi Antonina ile daha önceki konuşmamızda bize barellerde değil hemen o bölgede bir binada yer alan hostelde kalmamızı önermişti. Biz de bina daha iyi olur düşüncesiyle kabul ettik. Azamat diye birinin ismini ve telefonunu yazdığı kağıdı elimize tutuşturmuştu.


Eşyaları aşağıya indirdik, ekstra şeyleri otelde bıraktık. 9 gibi otelin ayarladığı araçta idik. Rahat bir araçtı. Azau’ ya doğru yola çıktık Elbruz teleferikleri için. Bizi bir yerde indirdi amca. Birkaç grup daha vardı. Biletleri gişeden aldık. Burayı gelmeden önce incelediğimiz istasyona benzetemedik hiç. Sonra sağa sola bakarken, buranın arka tarafında biraz daha ileride yeni yapılan istasyonu gördük. Burası eski istasyonmuş meğerse. Buranın avantajı bilet iade edildiğinde geri ödenecek olan 100 ruble depozitoyu vermemek oldu. Biletleri dönüş için saklamak gerekiyormuş, orada bir adam uyardı bizi (dönüşte soran olmadı gerçi.) Eski hat sadece 2 araca sahip, daha ziyade füniküler gibi, Uludağ'a çıkan eski teleferiğe benziyordu. Yeni hat yan tarafımızda, 4 er kişilik küçük bir sürü araçla daha hızlı idi. (Erciyes'e yeni yapılanların aynısı.)


Azau’dan 10-12 kişi bindik kabine. Biz çantalar, sular filan biraz zorlandık binerken. Yavaş yavaş yükselmeye başladık. İlk önce Krugosor istasyonuna geldik. Burası 1.860 mt uzunluğunda imiş. Buradan ikinci hata geçtik ve Mir istasyonuna doğru yükselmeye başladık. Bu sektör de 1.760 mt uzunluğunda imiş.


Normalinde Mir istasyonundan telesiyej hattı ile Garabashi (ya da Barrel bölgesi) ye ulaşılıyordu. Tek kişilik oturaklı olan bu hatta, elimizdeki bunca şeyle nasıl çıkacağımızı düşünüyorduk. Bazıları çantaları, paketleri, suları önden gönderip kendileri de ayrıca biniyorlar, ama eşyaların düşme tehlikesi var. Bazıları da sanırım aynı zamanda antrenman olsun diye yürüyorlar. (Biz dönüşte yürüdük; ama çıkarken o kadar yükle biraz zor olurdu.) Hava nedeniyle teleferik çalışmıyordu. Nasıl bineceğimizi düşünürken bu durum sürpriz oldu açıkçası.


Bir grup dağcı da orada bekliyordu. Meğerse araç geliyormuş. 15 dk kadar sonra kamyon-otobüs karışımı; kocaman tekerlekli, madenlerde kullanılan kaya kamyonuna benzer bir araç geldi. Bu kamyonun üzerine bildiğin otobüsü monte etmişler. 15-20 dk da yukarı çıktık. (Teleferik çalıştığı zamanlarda da yine yarım saatte bir var galiba bu araçlar.)


Volkanik koyu renkli kayaçlarla kaplı bir arazide açılmış yoldan yükseldik Garabashi'ye doğru. Antonina, hostelin tam olarak nerede olduğunu açıklayamamıştı bize. Aslında teleferiklerin bittiği noktada, betonarme sadece bir bina olduğunu söylemişti. Araç, gördüğümüz tek binanın önünden geçerken emin olamadık ve inmedik. Son durağında indik araçtan. Burası yeni yapılan istasyon inşaatının olduğu yerdi. Mir ‘den buraya da yeni bir hat yapılıyor. Adamlara aslında telesiyejin son durağında ineceğiz demiştik ama anlaşamamışız maalesef.


İndik araçtan ve eşyaları da indirdik. Ben ve Mesut aşağıda gördüğümüz binaya sormaya gittik. Can ve Selda beklemeye başladılar. Hava esiyordu bu arada, dağı hala görememiştik. Her yerde inşaat makineleri var ve gürültülü. Burada resmen bir doğa katliamı var bizim Yeşil Yol hikaye kalır. Yarım saat sonra döndük, evet orası imiş. Eşyaları yüklenip tekrar aşağı yürüdük. Sularla falan çok zor oldu. Neyse eziyetli kısa yürüyüşün sonunda 1 gibi odaya girebildik.


Muhteşem hostelimiz..

Oda küçücük ve 6 kişilikti. 3 tane ranza ve bir de sehpa vardı. Normalinde 2 kişi daha vardı ama odanın tamamını kiralamak istediğimizi söyledik. Diğer 2 kişi de çıkıyormuş odadan neyse ki, yoksa çok zor olacaktı, hareket edecek eşya koyacak yer bile yok. 



Odamızdan görüntüler. Yiyecek olayını biraz abartmışız galiba :)

Eşyaları odaya atıp üst kata kafeye çıktık. Burada yemek, su, bira, kola her şey var. Lagman çorbası, çay içtik. 3 e kadar filan oturup sohbet ettik, kitap okuduk, ortama adapte olmaya çalıştık. Bu arada bizim Cheget'e çıktığımız gün buradaki fırtınada 3'ü İtalyan biri Polonya'lı 4 dağcı kötü havada kaybolmuş, hala bulunamamışlar. Bu haber biraz moralleri bozdu.


Lagman çorbası.

Hostel kafenin menüsü